ÇOBAN ATEŞLERİ
Bayram Ankaralı
* * * * *
Bayram Ankaralı
Çoban Ateşleri
Published by Bayram Ankaralı at Smashwords
Copyright 2011 Bayram Ankaralı
Tüm hakları saklıdır.
Bu yayının hiçbir bölümü yazarın ön izni olmaksızın,
herhangibir şekilde yeniden üretilemez,
basılı ya da dijital yollarla çoğaltılamaz.
* * * * *
Vatan toprağı için toprağa düşen şehitlere,
B.A.
* * * * *
İLKSÖZ
Ülkemizin yıkım dönemecine hızla ulaştığı 2002 yılından bu yana düzensiz aralıklarla, ulaşabildiğim kadar ülke insanına kendi değerlendirmelerimi makaleler aracılığıyla taşımaya çalıştım.
Geri dönüp baktığımızda 2007 yılının ortalarında 5 yıl önce yaptığımız değerlendirmelerin hala geçerli, daha önemlisi hala okunması gerektiği sonucu üzüntüyle karşımıza çıktı.
Toplumsal hafızamızın çok dar bir süreyle sınırlı oluşu, olayları çok küçük zaman dilimleriyle değerlendirme alışkanlıklarımız, milletimizi tarih boyunca ciddi yanlışlara mahkum etmiştir.
Yıllardır Milli Birlik temelinde oluşturulmasını arzu ettiğimiz “Ulusal Mutabakat” hep ifrat-tefrit çizgisinde dolaşmış, Türkiye’nin gerçek “Ortak Paydası” bir türlü zuhur edememiştir.
Ülkenin temel taşları bir macera ya da intikam uğruna birer birer yıkılırken hala kasaba politikaları gündemi meşgul etmekte, çıkar ve ihtiras uğruna geleceğimiz karartılmaya devam etmektedir.
Kimileri kafalarının içindeki din düşmanlığı fikriyatını Cumhuriyetin olmazsa olmazları ile harmanlayarak, ortaya çıkabilecek olası milli hareketleri aşındırmaya çalışmakta, kimileri milletin egemenliğini Avrupa Birliği’ne ve Uluslararası organizasyonlara teslim etmekten çekinmezken, ülke içinde Cumhuriyete ve Milli değerlere sahip çıkılma reflekslerini Milli İrade ihlali olarak değerlendirebilmektedir.
Bizler, bu binanın basit tamiratlarla kurtulabileceğine inancını gitgide yitiren bir avuç insan, ülkemiz üzerinde oynanan oyunları ibret ve acıyla izliyoruz. İktisadının, sanayisinin, maliyesinin ve daha önemlisi politikasının yabancılaştığı bir ülkede, bizim diyebileceğimiz neyimiz kalmıştır?
“Temeli yüksek Türk Kültürü” olan Atatürk Türkiye’sinin temel kültür değerleri yokedilmişken, tarih şuuru, dil bilinci, güzel sanatları başkalaştırılmışken topyekün bir kurtuluş savaşından öte “halas” var mıdır?
Bu küçük kitapta tamamen kendi küçük dünyamdan fışkıran fikir kırıntıları ve değerlendirmeleri 5 yıllık bir toplumsal hafıza yenileme biçiminde paylaşmak istedim.
Akan suyun kendini temizlediği dönemler yakındır. Bu millet tarihte vardı, yarın da var olacaktır.
Saygılarımla,
Bayram Ankaralı
Mayıs, 2007
* * * * *
BU KURTULUŞ SAVAŞI DAHA ZOR
Türk kelimesinden rahatsız olup tiksinti duyanlar artık asgari müşterek değil, azami müşterekte birleşmeye başladılar. Avrupa sevdası ve hayali ile Türk Milletini içerden kandırmakla görevli güçler dün uyum yasaları adı altında kabul ettikleri ve ettirdikleri yasal değişikliklerin ikinci aşamasını sahnelemeye koyuldular.
Avrupa’nın asırlardır hiç değişmeyen ve değişmeyecek olan “ehlisalip” zihniyeti, kurtuluş savaşı sonrası şekil değiştirmiş, mücadele yöntemini tamamen farklı zeminlere taşımıştır. Bunu idrak etmek için dış ilişkiler uzmanı olmaya da gerek yoktur. Biraz dikkatli bir gözlemle bunu tesbit etmek fazla zor bir husus değildir.
Savaş, Makyavel adlı düşünürün dediği gibi “Türkleri içeriden çökertme” planı dahilinde gerçekleştirilecektir.
Her milletin bünyesinde taşıdığı bilinen zayıf ve şuursuz kişilikler çok özenli bir biçimde yönlendirilmiş, yıllardır özel olarak belli kilit noktalara yerleştirilen elitler günü geldiğinde birer birer efendilerinin yönergelerini uygulamaya başlamışlardır.
Tüm bunlar bir paranoyadan ibaret olabilir mi?
Türk adının büyüklüğü, genişliği, dev manası ve tarihin her sahnesinde oynadığı rol iyi değerlendirildiğinde görülecektir ki, bu düşünceler asla paranoya olarak değerlendirilemez.
Tarih içerisinde çıkacağımız kısa bir yolculuk bu resmin netleşmesine yardımcı olacaktır. Dünya tarihinde ismi silindiğinde büyük boşluklar oluşacak milletleri saymaya kalktığımızda karşımıza, Türkler, Çinliler, İngilizler, Araplar, Japonlar, Ruslar ve son dönemlerde Almanlar ve Fransızlar çıkmaktadır. Bu milletlerin olmadığı bir tarih neye benzer, bir tahayyül edelim!..
Kurtuluş savaşının büyük galibi ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bakın bir konuşmasında günümüze ışık olan ne sözler söylemiş:
“Efendiler! Bir şeyin zarârıyla, bir şeyin imhâsıyla yükselen şeyler, bittabi' o şeyden zarâra uğrayanı alçaltır. Hakîkaten Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenîleşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vâdîsine yuvarlanıp durmuştur.
Artık vazîyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasîhat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi BİR TAKIM ZİHNİYETLER BELİRDİ.
Halbuki HANGİ İSTİKLÂL VARDIR Kİ ECNEBÎLERİN NASÎHATLERİYLE, ECNEBÎLERİN PLANLARIYLA YÜKSELEBİLSİN? Târih, böyle bir hâdiseyi kaydetmemiştir!"
"Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz."
Fazla değil bu sözlerden 20 yıl sonra Türkiye’de önce eğitim sisteminde yapılan köklü değişikliklerle Türkçe üzerinde oyunlar oynanmaya başladı.
Öyle ya, bir milletin yok edilmesindeki en önemli ayak o milletin dilini yok etmektir. Dili olmayan bir milletin dini, kültürü ve şuuru da yok olacaktır.
16.11.2002
* * * * *
BAD’NİN (Birleşik Avrupa Devletleri) TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ BİTMEYEN OYUNLARI
Son gelişmeler ışığında BAD’nin iç sıkıntılarını ve kutuplaşmalarını değerlendirme dışında tutarak 12 Mart 2003 tarihinde Türkiye masasının yayınladığı “MÜSVETTE” raporu değerlendirmek istiyoruz.
Bu rapor, 11 Eylül 2002 tarihinde Avrupa Birliği Dış İlişkiler, İnsan Hakları, Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası Komitesi tarafından atanan Arie M. Oostlander tarafından kaleme alınmıştır.
Rapor gerekli düzeltme ve değişikliklerin yapılması sonrasında Avrupa Komisyonunun Türkiye için hazırlayacağı İzleme Raporuna da temel teşkil edecektir.
Şimdi birileri çıkıp “Bu rapor nihai görüşleri yansıtmıyor, değişecektir” gibilerinden laflar edecektir. Bu hiçbir şeyi değiştirmeyeceği gibi, her zaman olduğu üzere Avrupa Türkiye’ye bir başka tartışma konusu sunmuş olacaktır.
Raporun genel içeriği zaten Türkiye’yi bir müstemleke biçiminde değerlendiren uslup taşımakta, değil içişlerine karışmak, tarihine ve en önemli değerlerine dahi dil uzatma pervasızlığını taşımaktadır.
Mensubu olduğum Büyük Türk Milleti adına ülkemi bu kadar aciz ve zayıf duruma getirenlere söyleyecek çok şey var.
Şimdi bu “Müsvette” raporun içinde yer alan temel maddelere ve yaptırım isteklerine biraz daha detaylı bakalım:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Askeri Rejim ürünü bir anayasadır. Avrupa değerlerini model alarak yeni bir demokratik Anayasa yapılmalıdır. TÜRKÇESİ; ANAYASANIZI DA AVRUPA BELİRLEYECEKTİR.
Türk Devletinin temel felsefesi olan “Kemalizm”, Türk Devletinin güvenirliğini zedeleyici abartılı bir korku salmaktadır. Bu felsefe Milliyetçiliği vurgulamakta, aynı zamanda Devletçilik yapısıyla Orduya önemli bir rol biçmekte, dine karşı çok katı bir tavır sergilemekte, bu felsefe AB için başlıbaşına bir engel teşkil etmektedir. TÜRKÇESİ; LAİKLİKTEN VAZGEÇİN, ORDUNUN CUMHURİYETİ VE ÜLKENİN ÜNİTER YAPISINI KORUMA REFLEKSİNİ SIFIRLAYIN.
Avrupa Birliğinin siyasi değerleri büyük ölçüde YAHUDİ-HRİSTİYAN ve hümanist Avrupa kültürünü temel almıştır. Bu temel değerler kimsenin tekelinde olmadığı gibi Müslüman toplum tarafından da kabul edilebilir ve savunulabilir. TÜRKÇESİ; AVRUPA YAHUDİ-HIRİSTİYAN BİR KÜLTÜRÜN TEMEL ALINDIĞI ÜLKELER BİRLİĞİDİR. SİZ DE ÇOĞUNLUĞU MÜSLÜMAN BİR ÜLKE DAHİ OLSANIZ BU DEĞERLERİ KABUL EDEBİLİRİSİNİZ.
Son 15 yıldır Ordu Türk Devleti ve toplumu içerisinde artan bir merkezi rol oynamış, Türk Halkı Ordu’ya meclis de dahil diğer Devlet kurumlarından daha fazla güvendiğini ortaya koymuştur. Ordu’nun bu rolü Türkiye’nin demokratik ve çoğulcu bir yapıya doğru gelişmesini yavaşlatmıştır. Bu nedenle, seçilmiş sivil otoritenin siyasi karar mekanizması olarak ortaya çıkması gerekmekte, “derin devlet” denilen bürokrasi ve Ordu’nun geleneksel etkisi diğer üye ülkelerdeki normal düzeye indirilmelidir. TÜRKÇESİ; TÜRKİYE’DE ORDU HALKIN HİÇ VAZGEÇEMEDİĞİ VE EN FAZLA DEĞER VERDİĞİ KURUMDUR. BU GELENEKSEL TAVIR YOK EDİLMELİDİR.
Devlet yapısında yapılacak reformlar içinde, uzun vadede Milli Güvenlik Kurulu’nun halihazırdaki konumu ve biçimi yok edilmelidir. Böyle bir değişikliğin sindirilmesinin zor olacağı da aşikardır. TÜRKÇESİ; ÜLKENİN EN ZOR DÖNEMEÇLERİNDE GELECEĞİ İLE İLGİLİ KARARLARIN ALINDIĞI ANAYASAL KURULUŞ OLAN MİLLİ GÜVENLİK KURULU KALDIRILMALIDIR.
YÖK ve görsel medya gibi sivil oluşumlardaki askeri temsilcilerin, bu kuruluşların tam bağımsız olabilmesi için geri çekilmesi tavsiye edilir. Türk yetkililerin, askeri bütçenin milli bütçenin parçası olarak meclis tarafından tam kontrol altına alınmasını, sağlamasını teşvik ederiz. TÜRKÇESİ; EMEKLİ ASKERLERİN YÖK, MEDYA VE SİVİL KURULUŞLARDA GÖREV ALMALARI ENGELLENMELİDİR. ORDUYA AYRILAN BÜTÇENİN DE SİYASİLER TARAFINDAN KUŞA ÇEVRİLMESİ UYGUNDUR.
Devlet yapısında hükümetin yapacağı başarılı reformlar Anayasanın 13 ve 14’üncü maddelerinde de yansıtılan İRTİCA ve BÖLÜCÜLÜK konularındaki abartılı korkudan kurtulunmasına bağlıdır. Hükümete İslam ve diğer dinlere genelde daha sakin yaklaşılmasını tavsiye ederiz. Toleranssız İslamcılık gibi antidemokratik tepkilerin artmasını sağlayan katı Laiklik anlayışını redderiz. TÜRKÇESİ; ASLINDA İRTİCA VE BÖLÜCÜLÜK TÜRKİYE İÇİN TEHLİKE DEĞİLDİR. BIRAKIN BÖLSÜNLER.
Tüm bu taleplerin çok köklü değişimler olduğu dikkate alındığında yeni bir anayasanın düzenlenmesi gerekmektedir. Bu anayasa Kemalist bir felsefeye değil, Avrupa Konvasiyonunun İnsan Hakları ve Temel Hakların Korunması hususunda belirlediği Avrupa standartları ve Avrupa gelenekleri doğrultusunda belirlenmelidir. TÜRKÇESİ; BÜTÜN BUNLARI BAŞARMANIZ YENİ BİR ANAYASA İLE MÜMKÜNDÜR. HATTA BU ANAYASAYI BİZ SİZİN İÇİN HAZIRLATIRIZ.
Türkiye’de milliyetçiliğe verilen önem ve laikliğin tek taraflı algılanması, Avrupa’nın toleransçı entegrasyon ve Müslüman olmayan toplumlara ve azınlıklara bakış açısıyla örtüşmemektedir. Yeni bir Anayasanın hazırlanmasıyla bu engeller ortadan kaldırılacaktır. TÜRKÇESİ; TÜRKİYE’DEKİ EN BÜYÜK TEHLİKE MİLLİYETÇİLİK VE LAİKLİKTİR.
Kürtlerin ana dillerinde eğitim hakları ve Kürtçe yayın yapabilmeleri hususunda 3 Ağustos 2002’de kanunda yapılan küçük değişiklikler not edilmiştir. Bununla birlikte, Türkiye’nin bu hususta Bölgesel ve Azınlık dilleri ile ilgili Avrupa yönergeleri ruhuna uygun hareket etmesini duyururuz. TÜRKÇESİ; KÜRTÇE İLE İLGİLİ ÇIKARDIĞINIZ İLK YASA DEĞİŞİKLİĞİ İDARE EDER. ANCAK AB’YE GİRMENİZ İÇİN DAHA FAZLA HAK VE ÖZGÜRLÜK VERMELİSİNİZ.
Türkçe’nin birinci milli dil olmasına saygı göstermekle birlikte, vatandaşların demokratik hakları olan (süryanice gibi) başka yaşayan ana diller için de aynı hakların tesis edilmesini gerekli görmekteyiz. TÜRKÇESİ; KÜRTLERİN HAKLARINI KISMEN DE OLSA ALDIK ŞİMDİ SIRA SÜRYANİLERDE. ONLARA VE DAHA NİCE BULACAĞIMIZ AZINLIKLARA DA KENDİ DİLLERİNDE EĞİTİM VE YAYIN HAKKI VERMELİSİNİZ.
Hıristiyan organizasyonlarının dini okullar açmasına, toplumu bilgilendirmek için seminerler düzenlenmesine izin verilmelidir. Bu noktada yasaklanan Yunan Ortadoks Halkı seminerine izin verilmelidir. TÜRKÇESİ; HIRİSTİYAN KİLİSE VE VAKIFLARININ MAL MÜLK EDİNMESİNE, DİNİ OKULLAR AÇMASINA İZİN VERİN. TÜRKİYE’DE ORTADOKS DEVLETİ KURMAK İSTEYENLERE DE FAZLA ENGEL ÇIKARMAYIN.
Alevi ve Bahai toplumlarının eşitlikleri, korunması ve tanınması gereklidir. TÜRKÇESİ; TÜRKİYE’Yİ YUTMAK BÖLMEKTEN GEÇER. BİR DE ALEVİ VE BAHAİ TOPLUMLARI YARATALIM DAHA KOLAY OLUR. ONLAR DA AYRI TOPLUM OLSUN.
Diyarbakır ve Şırnak’ta uygulanmakta olan olağanüstü hal uygulamasının sona erdirilmesini sevinçle karşılamakla birlikte, Kürt halkıyla olan tansiyonun sona erdirilmesi, bölgenin yeniden inşa edilmesi ve AB bünyesinde bulunan sığınmacıların geri dönüşlerinin özendirilmesi gerekmektedir. Kürt ve Suriye Ortadoks köylerindeki silahlı köy korucularının doğal işgali sona erdirilmelidir. TÜRKÇESİ; KÜRTLERİN YANINDA BİR DE SURİYE ORTADOKSLARI VARDIR. YANİ SÜRYANİLER. ŞİMDİ BU AZINLIK SORUNUNU DA KAŞIMAYA BAŞLIYORUZ.
Ermenistana uygulanan ambargonun kaldırılması ve ilişkilerin normalleştirilmesi gereklidir. TÜRKÇESİ; HER NE KADAR AB İLE DOĞRUDAN İLGİLİ DEĞİLSE DE ERMENİSTAN BİZİM KARDEŞİMİZDİR. ONLARA AMBARGO FİLAN UYGULAMAYIN. HATTA ERMENİ TEORİLERİNİ DE KABUL EDİN.
24.03.2003
* * * * *
PKK TARTIŞILIR MI?
Öncelikle, ülkemizin ve insanımızın (Doğusuyla, Batısıyla, Kuzeyiyle, Güneyiyle, bu ülkeyi Vatan bilen herkesin) sorunlarını tartışmaya ve kendi sorunumuz olarak bilmeye varım. Zaten Kuvayi Milliye de bu değil midir?
Ancak, konu PKK'yı tartışmak olunca iş değişir.
Bu canilerin dağa çıkma sebebi ülkemizin sorunları değil ki. İçlerinde elbette kandırılmış insanlar olabilir. Ama büyük çoğunluğunun bölücü ve kötü niyetli olduğundan kuşkum yok.
Avrupa'da ilginç bir olayla karşılaştım. Kamu oyunda reklam aracı olabilecek her noktada Kürt kimliğini reklam eden, ama bir suç işlediklerinde Türk kimliğini kirleten ve bunu da AB ve örgüt politikası olarak geliştiren insanlar var. Müthiş de bilinçliler.
İhanet bilinçli olur. Ve ben ihaneti tartışmam.
Kendini Türk sayan herkesin sorunu var bu ülkede. Bunu tartışırım. Ama her sorunu olan, silah alıp dağa çıkmaz. Ülkesinin temeline dinamit koymaz.
Mustafa Kemal, Şeyh Sait isyanını tartışmadı. Gereğini yaptı. O ihanetin de kaynağı dışarısıydı, bugün de öyle. Aksini iddia etmek safdillik olur.
Mustafa Kemal, Yunan orduları komutanının elini sıkmıştır. Bunu büyük bir vakarla yapmıştır. Keşke bugün de başkalarının elini aynı vakarla sıkabilsek. Ama bizim elitlerimiz ve diğer işbirlikçiler, yalakalık ve yalama işinden başka birşey bilmiyorlar.
Çocuklarımıza AB kapısında yalvaran Türkiye resimleri yaptırıyorlar ve bunları yarışmalarda yayınlıyorlar.
Bizim önceliğimiz, bu ülkede hızla yayılan Kuvay-ı Milliye ruhunu doğru noktada yönlendirmektir. Çünkü her harekette olduğu gibi bu harekette de provakosyon ihtimali mevcuttur. Artık kavgada yumruklar belden aşağı iniyor.
Bakın bugünlerde Meclisten geçirilmeye çalışılan "Uyum yasaları"na. Türkiye'nin Ulus devleti yapısının ruhuna fatiha. Laiklik kavramı Hıristiyanlara ve diğer dinlere ve onların örgütlerine özgürlük verme numarasıyla uçurulmak üzere.
* * * * *
UYUM YASALARI
57. Hükümet tarafından Mecliste yasalaştırılan ve Cumhurbaşkanı tarafından onaylanan AB uyum yasaları Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Bu yasaların Türkiye’ye neler getirdiği hususu önümüzdeki günlerde daha net bir biçimde ortaya çıkacaktır.
Şimdi bu uyum yasaları çerçevesinde, yasalarda yapılan değişikliklere bir göz atalım:
1) Terörle Mücadele Yasası'nın (TMY) 7. maddesinin 2. fıkrasında yapılan değişikliğe göre ''Terör örgütü mensuplarına yardım edenlere veya terör yöntemlerine başvurmaya özendirecek şekilde örgütle ilgili propaganda yapanlara fiilleri başka bir suç oluştursa bile ayrıca bir yıldan 5 yıla kadar hapis ve 500 milyon liradan 1 milyar liraya kadar ağır para cezası'' verilecek.
Yasayla, TMY'nin, ''Devletin Bölünmezliği Aleyhine Propaganda'' başlıklı 8'inci maddesi de yeniden düzenlendi. Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propagandaya verilecek cezaların alt sınırı 2 yıldan 1 yıla, üst sınırı da 5 yıldan 3 yıla indirildi. Para cezalarında ise alt sınır 20 kat artırılarak 1 milyar liraya, üst sınır 30 kat yükseltilerek 3 milyar liraya çıkarıldı.
Yasa, önceki yasa metnindeki, ''Hangi yöntem, maksat ve düşünceyle olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedefleyen...'' ibaresini, ''Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla....'' şeklinde değiştiriyor.
Ayrıca, devletin bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedefleyen yazılı ve sözlü propagandanın Basın Kanunu'nda belirtilen bir mevkute vasıtasıyla işlenmesi halinde mevkute sahibine verilecek para cezası düşürüldü.
2) DGM Kanunu'nun 16'ıncı maddesinde yapılan değişiklikle de 3 veya daha fazla kişinin katılımıyla ''toplu olarak'' işlenen suçlarda, Cumhuriyet savcısının talebi ve hakim kararıyla 7 gün olarak uygulanan gözaltı süresi, 4 güne indirildi.
Olağanüstü Hal ilan edilen bölgelerde, yakalanan veya tutuklanan kişiler hakkında belirlenen 4 günlük süre, Cumhuriyet savcısının talebi ve hakim kararıyla 7 güne kadar uzatılabilecek. Önceki yasa hükmünde, 7 günlük sürenin 10 güne kadar uzatılabileceği hükmü yer alıyordu.
Hakim karar vermeden önce, yakalanan veya tutuklanan kişiyi dinleyecek.
3) İşkence ya da zalimane, gayri insani veya haysiyet kırıcı muamele suçları nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararlar sonucunda ödenen tazminatlar, sorumlu personele rücu edilebilecek.
4) Yasayla, Basın Yasası'nın, yasaklanmış herhangi bir dilde yayın yapılması halinde, sorumlu müdürlerle yayımlatanlar hakkındaki cezaların para cezasına çevrilemeyeceği ve ilgililerin emniyette gözaltında tutulabileceğine ilişkin maddesi yürürlükten kaldırıldı.
5) Savaş ve çok yakın savaş tehdidi hâllerinde işlenmiş suçlar için öngörülen idam cezaları hariç olmak üzere, 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, 7.1.1932 tarihli ve 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununda yer alan idam cezaları müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmüştür.
6) Türk Ceza Kanununun 159’uncu maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Birinci fıkrada sayılan organları veya kurumları tahkir ve tezyif kastı bulunmaksızın, sadece eleştirmek maksadıyla yapılan yazılı, sözlü veya görüntülü düşünce açıklamaları cezayı gerektirmez.”
7) Yurt dışında kurulan derneklerin, uluslararası alanda işbirliği yapılmasında yarar görülen hâllerde ve karşılıklı olmak koşuluyla, kültürel, ekonomik, teknik, sportif ve bilimsel konularda bilgi veya teknolojilerinden yararlanılmak üzere; Türkiye'de şube açmalarına, Türkiye'de kurulmuş bulunan derneklere üye olmalarına veya bunlarla işbirliği yapmalarına, Türkiye'de faaliyette bulunmalarına, Dışişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle, İçişleri Bakanlığının önerisi üzerine Bakanlar Kurulunca izin verilebilir.
8) 5.6.1935 tarihli ve 2762 sayılı Vakıflar Kanununun 1 inci maddesinin sonuna aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
“Cemaat vakıfları, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın, Bakanlar Kurulunun izniyle dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilirler ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilirler.
Bu vakıfların dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere, her ne suretle olursa olsun, tasarrufları altında bulunduğu, vergi kayıtları, kira sözleşmeleri ve diğer belgelerle belirlenen taşınmaz mallar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde başvurulması hâlinde vakıf adına tescil olunur. Cemaat vakıfları adına bağışlanan veya vasiyet olunan taşınmaz mallar da bu madde hükümlerine tâbidir.”
Yabancı ülkelerde kurulmuş vakıflar, uluslararası alanda işbirliği yapılmasında yarar görülen hâllerde, karşılıklı olmak koşuluyla, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarının görüşleri alınmak suretiyle, Vakıflar Genel Müdürlüğünün bağlı bulunduğu Bakanlığın önerisi üzerine Bakanlar Kurulunun izniyle Türkiye'de faaliyette bulunabilirler, şube açabilirler, üst kuruluşlar kurabilirler, kurulmuş üst kuruluşlara katılabilirler veya kurulmuş vakıflarla işbirliği yapabilirler.
Bu vakıflar, Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre kurulan vakıflar hakkında uygulanan mevzuata tâbidir.
9) Kesinleşmiş bir ceza hükmünün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiği saptandığında ihlâlin niteliği ve ağırlığı bakımından Sözleşmenin 41’inci maddesine göre hükmedilmiş olan tazminatla giderilemeyecek sonuçlar doğurduğu anlaşılırsa; Adalet Bakanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunan veya yasal temsilcisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde Yargıtay Birinci Başkanlığı’ndan muhakemenin iadesi isteminde bulunabilirler.
10) “Ayrıca, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılabilir. Bu yayınlar, Cumhuriyet’in Anayasa’da belirtilen temel niteliklerine, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz. Bu yayınların yapılmasına ve denetimine ilişkin usul ve esaslar, Üst Kurulca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.”
Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun 4’üncü maddesinin ikinci fıkrasının (v) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“v) Yayınların şiddet kullanımını özendirici veya ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte olmaması.”
11) 14.10.1983 tarihli ve 2923 sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanununun adı “Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi ile Türk Vatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi Hakkında Kanun” şeklinde değiştirilmiştir.
B) Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanununun 1’inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Madde 1.— Bu Kanunun amacı, eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller, yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okullar ile Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğreniminin tâbi olacağı esasları düzenlemektir.”
5.9.2003
* * * * *
KIRK KATIR MI, KIRK SATIR MI ?
Şu günlerde Türkiye’nin önüne somut olarak getirilen olgu, Türkiye’yi tercihe zorlayan bir olgudur. Açıkçası; dayatılan bir teslimiyettir.
Ya AB, ya da ABD.
Aslında bu zorlama bize pek yabancı değil. Osmanlı Devletinin iflas ettirilmesiyle, Türkiye’nin önüne konan seçeneklerle, bugün dayatılan seçenekler çok farklı değil.
O gün, basit ifadeyle; İngiliz mandacılığı ile Amerikan mandacılığı arasında tercih yapmaya zorlanan ülkede, daha sonra Kuvayi Milliye saflarına katılan Halide Edip, Yunus Nadi gibi aydınlar dahi başlangıçta bu tuzağa düşmüşlerdi.
Halide Edip, Mustafa Kemal’e yazdığı 10 Ağustos 1919 tarihli mektubunda; Amerikan mandacılığını “ehven-i şer”, yani kötünün iyisi olarak tarif ediyordu.
Aslında dün ile bugün arasında o kadar çok benzerlikler var ki, biraz dikkatlice bir değerlendirme bize tarihin nasıl tekrarlandığını çok net bir biçimde anlatıyor.
Bu gün, Baskın Oran gibi aydın geçinenler aslında o günün Said Molla’sından çok farklı değil. Baskın Oran ve gündemde yer bulan niceleri: Dünya’daki kutuplaşmadan ve soğuk savaşın sona ermesiyle yeniden şekillenen güç dengesinden yola çıkarak; Türkiye’nin artık AB ve ABD’ye yakınlaşmasını (“teslimiyetini”) savunuyorlar.
Tarihin tekerrürü dedik ya, gelin biraz daha somutlaştıralım. Herkesin bildiği, ancak sadece bilmekle kaldığı gerçekleri.
Dün : Kapitülasyonlar, bugün: IMF, Dünya bankası ve Gümrük birliği.
Dün : Tanzimat, bugün: AB uyum yasaları,
Dün : Ali Kemal, Said Molla, Şeyh Abdülkadir, Şeyhülislam Mustafa Sabri ve niceleri, bu gün: Cüneyt Ülsever, Birant, Ertuğrul Özkök, Nuh Gönültaş (“.. beni Türkiye’de bilmem kim sömüreceğine Brüksel sömürsün...” diyen Zaman gazetesi yazarı), Eser Karakaş (“..dış güçlerle ittifaka hazırım..” diyen Bahçeşehir Üniversitesi profesörü), ve benzeri binlercesi.
Dün : Azınlıklar ve Türkiye’deki mozaik, bu gün: azınlıklar ve “Türkiyelilik” kavramı.
Bu liste daha çok uzar, gider..
Bugünlerde “kırk katır ya da kırk satır” seçeneğine benzer bir dayatma sahneleniyor:
22 Eylül 2003 tarihinde ABD’de yapılan bir toplantıda “Türkiye masaya yatırılmış”.
Toplantıya Türkiye’den; Deniz Gökçe (Boğaziçi Üniversitesi), Güven Sak (A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi), İlhan Kesici, Seyfullah Nejat Taşhan (Dış Politika Enstitüsü Başkanı) katılmış.
American Enterprise Institute (IAE) adlı düşünce kuruluşunda yapılan "Kavşaktaki Türkiye" konulu toplantıda, Türkiye’nin önünde ya AB ya da ABD seçeneklerinin olduğu, bunlardan birini seçmesi gerektiği sonuca bağlanmış!..
Dünün benzeri toplantılarını anlatmaya sayfalar yetmez. Onlar artık tarih oldu.
Ancak tarih olmayan bir şey var: Dün Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde “BAĞIMSIZLIĞI”, sadece bağımsızlığı seçen ve oluşmuş tüm cephelere kafa tutan Kuvayi Milliye hareketi, bu gün de var ve seçeneklerini sadece ve sadece “TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZLIĞI” yönünde kullanacaktır.
24.9.2003
* * * * *
KÖTÜ MİSAL EMSAL OLMAZ
Bu günlerde Cumhuriyet ve Atatürk düşmanları son yıllardaki politikacı ve bürokrat yanlışlıklarını, hortumlamaları tamamen Cumhuriyet'e ve ülkenin ne kadar kutsal değeri varsa onlara saldırmak amacıyla kullanmaya başladılar.
Bu gün Türkiye'nin bulunduğu karmaşa ortamının sebebinin Cumhuriyet ve 80 yıllık yönetim olduğu tezi dudaktan dudağa yayılarak Cumhuriyet’in işleyen kurumları ve en önemlisi Türk Silahlı Kuvvetleri ve Atatürk ilkeleri hedef haline getirilmeye çalışılıyor.
Bazı doğrularla süslenerek asıl hedef saptırılmaya çalışılıyor. Çekilmek istenen nokta "Osmanlıcılık" ve ümmetçilik noktasıdır. Üniter devletin Batı’nın emirleri doğrultusunda yıkılmasıdır.
"Kötü misal emsal olmaz".
Atatürk'ün adını kullanarak bu ülkede hırsızlık yapanları lanetliyoruz. Aynen Müslümanlık ya da başka kutsal kavramlar arkasında sömürü ve hırsızlık yapanları lanetlediğimiz gibi.
Ancak bu kötü misaller doğrunun doğruluğunu değiştirmez. Atatürk'ün bu ülke için gösterdiği hedef biliniyor. Nasıl o hedefe varılacağı da açık. Bir örnek vermek gerekirse; ülkemizdeki kamu kurumlarından birinde işler iyi giderken, birden siyasi değişimler sonucu yönetim değiştirilir. Bu iş bilmez ve yeteneksiz yeni yönetim kurumda doğru olan ne varsa herşeyi tersine çevirir.
Kurum tepetaklak inişe geçer. Kamuoyuna karşı suçlu sabittir. Devlet sistemi içinde KİT olmuyor. O zaman SATALIM gitsin. Bu işi özel sektör ya da yabancı şirketler daha iyi yapar.
Bu harekat Türkiye'de özelleştirilmesine, yani haraç-mezat birilerine peşkeş çekilmesine karar verilen karlı KİT'lere uygulanmıştır ve uygulanmaya devam edilmektedir.
Aynı harekat şimdi topyekün Ülke için yapılmaya çalışılıyor.
"Türkiyelilik" kavramı da bu çerçevede ortaya atılmıştır. Tanzimat döneminde Osmanlı Devletinin kötü gidişine sorumlu aranırken hep "biz adam olmayız" fikri işlenmiş, sonuçta herşey yabancılara ve azınlıklara teslim edilmişti. (Halbuki Osmanlı yönetimi ve dışişleri Kanuni'den sonra hep yabancı, devşirme ve azınlıkların kontrolündeydi)
Bu gün de aynı düşünce işlenmektedir. O gün olduğu gibi, bu gün de kötü gidişin sorumlusu olan "biz" kelimesi gerçek anlamda kimleri kapsamaktadır? Ben iddia edebilirim ki bu kelimenin içerdiği sorumlular Türkler değildir. Belki dolaylı olarak neden olduğumuz veya hatalı duruş sergilediğimiz olmuştur ancak asıl sebep Türk Milleti değildir.
Asıl sebep "ehl-i salib" zihniyetidir. Yani haçlı mantığı ve bitmeyen ihtirasıdır. Ülkemizde konuşlanmış işbirlikçi ve hainlerdir. Üç kuruşluk menfaat için ruhunu, kalemini ve fikirlerini satan basın yayın ve sözde aydın kesimidir.
20.10.2003
* * * * *
YEREL YÖNETİMLER YASA TASLAKLARI
Avrupa yerel yönetimler özerklik şartına uygun hazırlanmakta olduğu iddia edilen yeni YEREL YÖNETİMLER YASA TASLAKLARI çalışması AKP Milletvekili ve Konya Eski Belediye Başkanı Halil Ürün başkanlığında sürdürülmektedir.
Seçim bildirgesinde ve parti tüzüğünde de detaylı biçimde ortaya konan yeni yasa tasarısı önümüzdeki günlerde meclise sevkedilecektir. Elde edebildiğim kadarı ile bu yasada getirilmesi düşünülen değişiklikleri ve temel bazı noktaları gündeme taşımak istiyorum:
Avrupa yerel yönetimler özerklik şartına uyum sağlayarak “demokratikleşme-yerelleşme-sivilleşme” ekseninde, bireyin refahı hedef alınarak hareket edilmiştir.
Merkezi yönetimin bazı yetki ve görevlerinin yerel yönetimlere devredilmesi.
Yerel yönetimlere daha fazla kaynak aktarılarak güçlendirilmesi.
Yerel yönetimler üzerindeki merkezi idarenin vesayet denetiminin kaldırılması.
Merkezi ve yerel yönetimler arasında koordinasyonun sağlanabilmesi için koordinasyon kurulunun oluşturulması.
Yerel yönetimlere halkın katılımının artırılması ve şeffaflığın sağlanması.
Yerel yönetimler seçilmiş organlarının etkinliğinin sağlanması ve çalışma koşullarının geliştirilmesi.
Yerel demokrasi kültürünün geliştirilmesi ve yerel sorunların yerel yönetimlerce çözülmesi.
Yerel yönetimlere personel ataması, özlük hakları ve çalışma koşullarının belirlenmesinin yerel yönetimlere bırakılması.
Belediye Yasa Taslağı İle Getirilen Yenilikler
Belediyelerin yetki ve gelirleri artırılmış, belediye hizmetlerinin yapılanmasında genel yetkili olarak, yerel idareler kabul edilmiştir.
Belediye kurulması için gerekli asgari nüfus 5000’ e, mesafe de 5000 m’ye çıkarılmıştır.
Belediyeler üzerindeki idari vesayet denetimi kaldırılıp, yargı denetimine alınmıştır.
Belediye Başkanlarının görevden uzaklaştırılması konusunda, sadece yargı organları yetkili kılınmıştır. ( Bu konuda Anayasa değişikliği talep edilecektir.)
Belediye encümenine katılan daire amirlerinin belirlenme yetkisi başkana bırakılmıştır.
Encümen yapısında değişiklik yapılarak, seçilmiş ve atanmış üyelerin eşitliği sağlanmıştır.
Başkan yardımcıları ve daire amirleri dahil olmak üzere sözleşmeli personel çalıştırma hususunda belediye başkanına geniş yetki verilmiştir.
Belediye personelinin ataması, personele başarısına göre maaş artışı sağlanması, bir maaş kadar ek ödeme bulunma yetkisi Belediye Başkanlarına verilmiştir.
Belediye Meclislerine, Belediye teşkilat yapısının oluşturulmasında yetki verilmiştir.
Belediye Başkanları, Başkan Yardımcıları ve meclis üyelerinin özlük hakları genişletilmiştir.
Yerel Yönetim birliklerinin kuruluşu, yetki ve görevleri, yeniden düzenlenmiştir.
Mahalle muhtarlarına belediyelerden maaş verilmesi ve muhtarlık hizmetlerinin yürütülmesi için tesis ve diğer gereçlerin verilmesi hususu getirilmiştir.
Fahri müfettişlik, Kent ve çocuk meclisi gibi birimler oluşturabilir kuralı getirilmiştir.
Eğitim, kültür, çevre, spor, sağlık ve trafik hizmetleri kaynakları ile birlikte Yerel Yönetimlere devredilmiştir.
Hazine arazileri ve orman alanları Yerel Yönetimlere devredilmiştir.
Yukarıda ki taslak kamuoyuna yansıyan şu an için resmi sayılabilecek bir taslakdır. Bunun dışında Hükümet programı, Acil eylem planı ve AKP seçim bildirgesinde bu konuyla ilgili açıklamalar mevcuttur.
Burada dikkat çekmek istediğim hususlar şunlardır:
1) Türkiye’nin üniter yapısı yıllardır AB ve ABD tarafından sorgulanmakta, yerel yönetimlere daha fazla özerklik getirilmesi dayatılmaktadır. Hedef gerçekten milletin kalkınması mı, yoksa Türkiye’deki etnik ayrımcılığı belirginleştirmek midir?
2) Taslakla, Belediye başkanlarına neredeyse “Muhtar Cumhuriyetler Cumhurbaşkanlarına” verilen yetkilerden daha fazla yetki öngörülmektedir.
3) Eğitim, kültür, çevre, spor, sağlık ve trafik hizmetleri kaynakları ile birlikte Yerel Yönetimlere devledilmektedir.
4) Yeni personel rejimi ile Belediye başkanlarına geniş yetkiler tanınmakta, yerel siyasi çekişmeler sonucu kalitesiz personel istihdamına yol açılmaktadır.
5) Yerel Yönetimlerin denetimi kamudan alınarak sadece yargı denetimine bırakılmıştır.
6) Hazine arazileri ve orman alanları Yerel Yönetimlere devredilmektedir. Yıllardır büyük şehirlerdeki gecekondulaşmanın birinci nedeni olan yerel yönetimler siyasi kaygılarla hazine ve orman alanlarını da aynı biçimde değerlendirebilecektir.
30.10.2003
* * * * *
ÖLÜM NEDENİ : VATAN TOPRAKLARININ KURTULUŞU
Birileri vatan toprağı için hayatını feda eder, birileri verelim de kurtulalım der…. Ver-kurtulculara ithaf:
“1923 Martının 15. Pazar günü Gazi’nin mahşeri bir kalabalık içinde ve Adana istasyonundan şehre doğru iki taraflı uzanan kesif insan seddi arasından, yaya olarak, alkışlar, gülbankler ve coşkun sevinç tezahürleriyle ilerliyoruz……
… Yolun ortalarına geldiğimiz zaman birdenbire sahne değişti. Matem sembolleri gibi baştanbaşa siyahlara bürünmüş bir küme kadın içinden iki levha taşıyan ikişerden dört kız birdenbire yolun ortasına dikildi. Bu iki levhada Antakya ile İskenderun’un isimleri vardı ve levhalar Büyük Kurtarıcıya kendilerinin de kurtarılmasını söylüyordu.
….. İki levha taşıyan dört kızın önüne başka bir kız geldi. Onsekiz yaşlarında sevimli bir kız, nutuk söylüyor. Elinde kağıt yok, dilinde sürçme yok, tavrında yapmacık yok, ruhtan gelen ve ruhlara giden nutku dinliyoruz.
Beş dakikalık bir nutuk; fakat bu nutuk değil, bu söz şekline girmiş bir hıçkırıktı. Söylemiyor, inliyor. Bu Antakya’lı çocuk bir kız değil, vatandan ayrı kalan o beldelerin ağlayan ve ağlatan bir maneviyatıydı.
Herkes kendini tutamıyarak ağlamıştı. Büyük Kurtarıcıya, “kurtar” diye yalvaran kız susmuştu. Şimdi bütün gözler Kurtarıcıya dikildi. Ne diyecek diye bekliyoruz. Onun gözleri de nemli miydi, bize mi öyle geldi, bilmiyorum; yağmurla yıkanmış güneşli birer gök parçası maviliğiyle ışıldayan gözlerini biran göğe dikti; söyleyeceği sözü gökten avlamış gibiydi. İnsana o an gökten iniyor hissini veren bir tonla tane tane şunları söyledi:
--- Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde kalamaz.
….O neyi söyledi de yapmadı? Yapılmayacağı söylememek ve söylediğini yapmak: İskenderun ve Antakya siz bizimsiniz ve bizim olacaksınız. ………Dava zaferle bitti. Fakat zaferi nasıl kazandık?
Atatürk ciğerlerinden hastadır. Fransa’dan getirilen doktor mutlak bir istirahate kat’i lûzum gösteriyor. Hatay davasının sarp bir mahiyet aldığı demler. Fransız telsizi Atatürk’ün hasta olduğunu ilan etti. Ne? Hasta mı? O davayı halletmek için O’nun hastalığına mı güveniyorlar?
Hasta yatağından fırladı, hasta Başkumandanlık üniformasını giymiştir; hasta trene atlıyor; hasta, hasta olmadığını ispat için Hatay yakınındaki topraklara gidiyor. On altı yıl evvel “Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde kalamaz” dediği topraklara.
O topraklarda günlerce teftişten sonra tam dört saat ayakta durarak ordusuna geçit resmi yaptırdı.
Hasta mı? Nerenin hastası? Dört saat, bir heykel metanetiyle ayakta duran adam: Öte tarafta harıl harıl telgraflar işliyor, öte tarafta telaşlı konuşmalar yapılıyor; öte tarafta panik, ve …. Hatay kurtulmuştur.
Hatay kurtuldu, fakat Hatay’ı kurtaran? Eğer fennin dediği gibi o hasta ciğerin sahibi istirahatte kalaydı kimbilir daha ne kadar yaşayacaktı……..”
İSMAİL HABİB’ten aktaran: Bayram Ankaralı,
10 KASIM 2003
* * * * *
SON AŞAMAYA MI GELDİK?
Rockefeller Vakfı ve Avrupa Birliği tarafından özel olarak görevlendirilen ve beslenen; LBS(Logo Business Solutions), Microsoft, Esselte (Leitz), Aygaz, Ray Sigorta, İstanbul.com, Türk Tabipleri Birliği ve TUREB gibi şirket ve organizasyonlar tarafından mali destek bulan bir vakıf var: TARİH VAKFI!....
Bu vakfın temelleri ve kökü elbette ki dışarıda. İçeriden bazı hazır işbirlikçiler, yoğun para ve proje desteğiyle Türkiye'nin ayakta kalabilen ne kadar değeri varsa (yaralı ve can çekişmekte dahi olsa) yıkmak için çaba harcamakta. Tarih Vakfı yöneticileri arasında üniversitelerden Profesörler, Sivil Toplum Kuruluşu yöneticileri, yazarlar var.
1990 yılında kurulmuş. Ayşe Semiha Baban, Halim Bulutoğlu (Sayman Üye), Doç. Dr. Esra Danacıoğlu, Prof. Dr. Edhem Eldem (Başkan Yrd.), Sülün Falay (Genel Sekreter), Doç. Dr. Murat Güvenç, Ersin Salman, Orhan Silier (Başkan), Prof. Dr. İlhan Tekeli , Prof. Dr. Mete Tunçay (Başkan Yardımcısı), Bülent Ünal Yönetim Kurulu üyeleri ve yöneticiler.
Vakfın en önemli projelerinden biri, Rockefeller vakfı ile ortak eski azınlık tapularını araştırarak kayıt altına almak. Bir diğeri ise; "ELVEDA DOĞDUĞUM TOPRAK" FOTOĞRAFLARLA ANADOLU'NUN 150 YILLIK GÖÇ TARİHİ SERGİSİ (Rockefeller Vakfı ile). Osmanlıca Seminerleri ise bir başka etkinlikleri.
Yerel Tarih Grupları Projesi, 2002 yılı başına kadar, Rockefeller Vakfı'nın sivil toplum kuruluşlarını geliştirmek için verdiği fondan mali destek alarak yürütülmüştür.
SIRA GELDİ MİLLİ EĞİTİMİ KÖKTEN DEĞİŞTİRMEYE
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA),Tarih Vakfı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından Avrupa Komisyonu ile Açık Toplum Enstitüsü'nün mali desteğinde yeni bir proje bitirilmek üzere. "Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi".
Bu projede farklı branşlardan 190 ders kitabı, 179 öğretmen, 91 öğrenci ve 51 ebeveyn toplam 321 kişi tarafından, insan hakları evrensel bildirgesi ve AB belgelerini dayanarak yaparak belirlenmiş kriterlere göre taranmıştır.
Kısaca, ders kitaplarımızda bulunan; kendilerince "zararlı" terimleri bulup yok etmek, Avrupa/Dünya Yurttaşlığı ve İnsan Hakları kalıbına oturtmak.
Ders kitaplarımızdan ayıklanması gereken ifadelerden bazıları:
Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Programı (8. Sınıf); "13. Madde: “Bu derste, Atatürk İlke ve İnkılâpları’nın benimsetilmesi açısından önemli eğitim ortamları hazırlanır.”
Bu tanımlama Prof. Füsun Üstel'e göre: "resmi ideolojinin ders kitaplarını bir endoktrinasyon aracına dönüştürmesiyle ilgili daha genel bir sorunun (dolayısıyla da tartışmanın) parçasıdır."
Prof. Üstel'e göre; III. Üniteyi oluşturan “Milli Güvenlik ve Milli Güç Unsurları” konusunun kesinlikle Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi (8) kitaplarından çıkarılması gerekmektedir.
Aynı kitabın s. 60 “Giriş: Bu ünitede, milli güvenliğimizi daha iyi tanımanın yollarını, güvenliğin önemini, ülkemize yönelen iç ve dış tehdit konularını öğreneceksiniz. Ayrıca terörün milletlere verdikleri zararları, insanlara verdiği mutsuzluğu, dünyaya getirdiği korkunçluğu daha iyi kavrayacaksınız. Günümüzde savaşların yerine niçin terörün tercih edildiğini, devletlerin birbirlerine karşı devamlı dost kalmalarının mümkün olup olamayacağını yorumlayacaksınız. Terörle mücadelede bizlere düşen görevlerin neler olduğuna karar verebileceksiniz. Ülkemizin jeopolitik öneminden dolayı, her zaman dünya gündeminde adından söz ettireceğini düşmanların ülkemiz üzerindeki emellerine bölücülük ve yıkıcılıkla ulaşmak istediklerini daha iyi anlayacaksınız. Bu yüzden, her türlü kaçakçılık olaylarına göz yumarak ülkemizi yaşanmaz bir ülke, kötü ve çirkin amaçları çok bir millet gibi göstermek istediklerini göreceksiniz. Bizim insanımızın bilmediği kötü ve çirkin davranışları insanlarımıza normal davranış gibi öğretmeye çalıştıklarını öğrenecek, bu üniteyi okuyunca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sevecek ve onun kurucusu Atatürk’ü daha iyi anlayacaksınız.”
s. 62 “..Türklere ‘Ordu Millet’ denilmiştir. Ordumuz, ulusumuzun, huzur, güven ve gurur kaynağıdır. Ordumuz, demokratik bir yönetim biçimi olan cumhuriyetimizin de bekçisidir.”
s. 70. “Terörle Mücadelede Kişilere Düşen Görevler: (Diğerlerinin yanısıra) Türk milli değer ve kültürüne bağlı olmak (....);
Türk olmakla gurur duymak.”
s. 77. “Yıkıcı, bölücü ve irticai örgütlerin ortak oldukları nokta, Atatürk İlkelerine karşı olmalarıdır. Bu yüzden, “resmi ideolojiye karşıyız” ifadeleri, Atatürk’ün kurduğu Türk Devleti’nin temel niteliklerine karşı olmalarının bir göstergesidir.”
bölümleri de "sakıncalı" olarak değerlendirilmektedir.
Kitapta çok sıklıkla vurgulandığı ifade edilen "Türkler", "Millet" gibi kavramlardan rahatsız olan Prof. Üstel bu kavramların "yurttaş" kavramına baskın geldiğini söylüyor. Yine "Türk" kavramının "zaman zaman özcü bir nitelik kazandığı"nı belirtiyor.
Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Programı (7. Sınıf) kitabını "tarayan" Gökçen Alpkaya da kitaptaki "Temel haklar, bazen yanlış anlaşılarak milli dayanışmayı zedeleyecek ya da sarsacak biçimde kullanılabilir. Örneğin, siyasi faaliyette bulunma hakkından yararlanarak kurulan bir siyasi parti, ülkeye dine dayalı bir düzen getirmek için çeşitli etkinliklerde bulunabilir. Bu durumda siyasi faaliyette bulunma hakkı, milli dayanışmayı ve bütünlüğü sarsacak şekilde kullanılmaktadır. Oysa, bu hakkın özünde insanın değerinin korunması ilkesi vardır. Yapılan uygulamada bu ilke gözden kaçırılmaktadır. Türk halkı, milli birlik ve bütünlüğü sayesinde yepyeni bir devlet kurabilmiştir. Bu nedenle, milli bütünlüğünün bozulmasına izin vermez. Atatürk milli bütünlüğümüzün korunması görevini öncelikle gençliğe vermiştir. Her Türk bilir ki, milli bütünlük bozulursa insan haklarının korunması mümkün olmaz." (s. 100),
"Bu amaçlar gerçekleştirildiğinde; insan olma bilincine ve demokrasi kültürüne sahip bireylerin yetiştirilmesi sağlanacaktır. Ancak o zaman, bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğu artacak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak mümkün olacaktır. Türk milleti de çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı ve seçkin bir ortağı durumuna gelecektir." (s. 120) bölümlerini sakıncalı bulmuş.
Alpkaya'yı ayrıca Türk bayrağı ve Mehmetçik resmi de rahatsız etmiş!.. Bakın ne diyor: "Kapak çiziminde yer alanlar şunlar: Silahlı bir “Mehmetçik”; bir Türk bayrağı; başında dört erkek ve bir kadının bulunduğu bir seçim sandığı; iki tarafında iki kadının bulunduğu bir “Vezne”: Toplumsal yaşamın “mükemmel” bir tasviri!"
Milli Eğitim Bakanı ve birçok milletvekilinin katılımıyla TBMM konferans salonunda proje tanıtımı yapılmış ve yakında uygulamaya konulması beklenebilir.
Bu kendini hangi milli şuura sığdırdığını bilemediğimiz sözde bilim adam/kadınlarının ders kitaplarında yer alan ve gocundukları ifadeler ne kadar insan haklarını ihlale yönelik ifadeler değil mi?!....
Milli Tarih, Milli Coğrafya ve Milli Kültür kavramları bunlarca sakıncalı....
Yurtseverliğin ve "Vatan için ölmek" kavramlarının aşırı milliyetçi bulunması ve rahatsızlık duyulması da projenin kime hizmet ettiğini çok net anlatmaya yetiyor.
ŞİMDİ BEN BU VAKIF VE DİĞER İNSAN HAKLARI DERNEKLERİ İLE AB KURUMLARINA SORUYORUM:
AŞAĞIDA AKTARACAĞIM PASAJLAR YUNANİSTAN OKULLARINDA LİSE EDEBİYAT KİTAPLARINDA OKUTULDU, BELKİ DE HALA OKUTULMAYA DEVAM EDİLİYOR. AB ÜYESİ BİR ÜLKE OLARAK YUNANİSTAN EĞİTİM KİTAPLARINI DA TARAMADAN GEÇİRECEK MİSİNİZ? YILLARDIR TÜRK MİLLETİNE YAPILAN VE HALA BİRÇOK AB ÜLKESİNDE RESMİ YA DA GAYRİ-RESMİ SÜRMEKTE OLAN TÜRK DÜŞMANLIĞINA KARŞI NE YAPACAKSINIZ?
KAYNAK: BİLGE DERGİSİ YAZ/1995 SAYISI, Şuayb Karabaş'ın "Yunanisan'da Oktulan Edebiyat Kitaplari Üzerine bir İnceleme”
LİSE 1. SINIF EDEBİYAT KİTABI, 1988 ATİNA BASKISI:
Kitabin 85-88. sayfalarinda:
Küçük Şükrü adlı parçada Şükrü, kara derili ve çirkin dudaklı bir Türk çocuğu olarak tasvir edilmektedir.
"Yalvarıyorum, Dede Tanrı, eğer sarayının çevresinde kara derili bir Türk çocuğunu dolaşıyor görürsen, o arkadaşım Şükrü'dür. Onu içeri al! Dudakları biraz çirkinse de, onu affetmeni rica ediyorum, bunun için onu kötü görme."
153-156. sayfalarında, Dimitrios Kamburoglu'nun Biron (Byron) Esir Atina'da adlı okuma parçasında Türkler'in ölü eti yedikleri, vampir oldukları ifade edilmektedir:
"Bunun için karamsar olmayın, dedi alay ederek bir başkası onu (ölen bir Atinalıyı) Lamia (kadın vampir) yemiş olmalıdir." dedi.
157. sayfada, Leno Boçari'nin Türküsünde, beş Türk askeri tarafindan takip edilen Leno Boçari onlara dönerek şöyle seslenir:
"- Siz pis Türkler, siz kart zagarlar, nereye gidiyorsunuz ?"
187-194. sayfalarda, 1922 yılında Türk ordusunun İzmir'e girmesinden birkaç gün sonra Yunanistan'a kaçan Kosmas Politis'in "Kaybolmuş Bir Memleketin Kırk Yılı" adlı romanından bir bölüm yer almaktadır. Kır gezisi başlığını taşıyan parçada yazar, İzmir çevresindeki yerleşim merkezlerini isim isim sayarak, oraların daha önce Elenler'e ait olduğunu ve gelecekte de yine Elenler'in olacağını ağlamaklı bir sesle anlatmaktadır.
"- Bütün bunlar Elenler'in idi. Bütün bunlar, (sesi titrekti, gözleri akan yaşlardan dolayı parlaktı ki gizlemeye çalışıyordu) Elen idi, Elen'diler ve Elen olacaklardır..."
LİSE II Ders kitabı 278-283 sayfaları:
"Ve eğer bugün bunları Türk ayağı çiğniyorsa, yarın yine Rum'un olacaklardır. "Hesaplaşma Günü" gelecektir. Uzak değildir!"
"Silah seslerinden yar ve yamaçlar yankılandı. Türk'ün kafasina ateş, Paşanın sakalına ateş!"
"Kestiğimiz reayayı kestik, çünkü onlar bizi Türk'e sattılar. (...) Bir Grek kafasına karşılık olarak biz elli Türk kafası hesapladik." diyor.
23.12.2003
* * * * *
SATIYORUM, SATIYORUMM, SAATTIIMM....
Yıllar önce Türkiye'den Libya'ya işçiler para kazanmaya giderken yaygın olarak söylenen bir söz, doğruluğuna inanmasam da yüreğimi yakardı.
"Çadırcıbaşı Kaddafi halkına şöyle seslenirmiş: "Ey Libya Halkı, eskiden Osmanlı gemileri gelecek, bize yiyecek getirecek diye denize bakar dururdunuz. Bakın işte o Osmanlı'nın torunlarını size köle yaptım..."
Bu işin trajedi boyutuydu, o zamanlar. Zaman geçti, yıllar içerisinde Libya ve Kaddafi kimin dost kimin düşman olduğunu gördü mü bilinmez, ancak biz hala anlayamadık.
Anlamamakta da direniyoruz.
Kadıköy Belediyesinin 2003 yılı başlarında AB Komisyonu ile yaptığı anlaşmayı okuyunca kanım dondu.
Sanırım bir yıla yakın bir süre anlaşmanın gerçek içeriği gizlenmiş.
Anlaşmanın başlığı: “İnsan Haklarının Korunması ve Demokrasinin Güçlendirilmesi için Türk Toplumunun Sosyal Aktörlerinin İşbirliği”
İlk bakışta çok masum bir "İnsan Hakları ve Demokrasi" örtüsü görüyoruz. Ancak biraz dikkatlice bakınca "Türk toplumunun sosyal aktörlerinin İŞBİRLİĞİ" ibaresi karşımıza çıkıyor.
İŞBİRLİĞİ kelimesinin altını çizelim. Ne için işbirliği yapacakmış, bu toplumun sosyal aktörleri?
Laf salatalarını ayıklarsak anlaşmanın içinden gerçek hedef ortaya çıkıyor:
Türk Toplumunu, Türk Milletini bölmek, parçalamak, ahlaksızlığı teşvik etmek, Türkiye'yi AB'ye gammazlamak, yani içeriden bilgi sızdırmak, vb..
Bunu nasıl yapacaklar: İnsan Hakları ve Demokrasi eğitimleri adı altında içeriden ve dışarıdan özel olarak seçilmiş "MİSYONERLER" aracılığıyla ülkemizde ne kadar hassas nokta varsa kaşınarak, ayrımcılık körüklenerek...
Tüm bu ihaneti AB için yapmanın ve yaptırmanın bedelini merak ederseniz, söyleyelim: 612,752 AVRO.
Bu bedele karşılık yapılacak çalışmaları da "TEFTİŞ" edecek makam, AB Türkiye temsilciliği..
Anlaşmanın maddelerine bakalım:
1. Projede görevlendirilecek olan uzmanlar ve STÖ'ler Türkiye'nin "İnsan Hakları Sicili" ile ilgili rapor ve değerlendirmelerini AB'ye sunacaklar,
1.6. Projede yaklaşık 500 kişi görev alacak ve bu kişilerin; İnsan Hakları, Demokrasi, toplumsal, cinsiyet, din, ayırımı alanlarında uzman olmaları gerekecek.
Hedef olarak belirlenen 5 "kurban" grubu (Özürlüler, Seks emekçileri, Eğitimsiz Anneler, vb.) öncelikle ele alınacaktır.
Hedeflenen eğitim ve bilgilendirmelerde özellikle "Fahişelik" ile ilgili destekleyici kanunlar ve politikalar, dikkati çekmektedir.
1.8.......Konuşmacılar Türk ve Türk gerçeğine odaklanmadan kaçınma ve diğer ülkelerin deneyimlerinden yararlanma amacıyla ve görüş çeşitliliği sağlanması için diğer ulusların öğretmenleri, uzmanları ve profesyonelleri olacaktır.
......Bu projenin elde etmek istediği esas başarı, katılımcıların davranışlarını değiştirmek ve onları içinde yaşadıkları şartların ve toplumun evriminde daha etkin bir rol almaya teşvik etmek olacaktır.
Eylem 6 Görev 1:........Projenin uygulanma dönemi içinde yerel bir radyo istasyonu ile işbirliği içinde bir haftalık yayın hazırlanacaktır.
2.3.......Bu işbirliği , Türk toplumu için zaruri olan ve müktesebatın benimsenmesi için yaşamsal olan çeşitli konular ve sorunları kapsayacak şekilde genişletilebilir.
5.Gizlilik
Komisyon ve Lehdar ,Madde 2 de adı geçen raporların ve kendilerine gizli olarak verilen belgelerin,bilgilerin veya diğer malzemenin gizliliğini korumayı taahüt eder.
Madde 13-Geçerli Kanunlar ve Yetkili Mahkemeler
13 (1) Bu Sözleşme ,Belçika kanunlarına tabidir.
13 (2) Komisyon ve Lehdar arasında bu Sözleşme’nin uygulanmasından doğan ve dostça çözülemeyen ihtilaflar Brüksel Mahkemesine götürülecektir.
29 Aralık 2003 tarihinde sessiz sedasız TBMM'ne sevk edilen "Kamu Yönetimi Reformu Yasa Tasarısı" ile yerel yönetimlere verilen yetkilerle üst üste koyduğumuzda olayın vehameti bir kat daha netleşiyor.
Bu pilot anlaşma ile yukarıda andığımız yasa tasarısı -ki AB Yerinden Yönetim şartı doğrultusunda hazırlanmıştır, Türkiye'de küçük yönetim birimlerinin bağımsızca ikili anlaşmalar imzalamaları anlamına geliyor.
En basit anlamda satış sözleşmesine dahi taraflar, "Yönetim Kurulu'nun onayını müteakip geçerlidir" ibaresini koyarken, Kadıköy Belediyesi tüm yetkileri kendisi kullanıyor. Hem de Türkiye'de uygulanacak olan ve %20 finansmanının kendilerince karşılanacağı bir anlaşmada geçerli kanunlar ve yetkili mahkeme Belçika ve Brüksel olarak kabul ediliyor.
Ülkemiz pare pare elden gidiyor. Bu kez düşman topyekün saldırmıyor. İçeriden ve sessiz sedasız...
31.12.2003
* * * * *
TÜRKİYE HÜKÜMETİ SÖZ VERDİ: KÜRTLERE TAZMİNAT ÖDENECEK!....
Evet.. İngiliz gazetesi The Guardian'ın Atina muhabiri Helena Simith 22 Ocak 2004 tarihli haberinde yukarıdaki başlığı atmış.
Devamla, diyor ki: " 15 yıldır Kürtler üzerinde sürdürülen devlet terörüne karşılık, AB'ye üye olabilmek için yapılan yeni yasal değişiklikler çerçevesinde, Ankara'daki ılımlı İslamcı hükümet bir plan çerçevesinde Kürtlere tazminat ödemeyi kabul etti...."
Devam ediyor Helena Smith; "İnsan Hakları kuruluşları 1984-1999 yılları arasında yaşanan etnik kavgaların sonucu 1 milyondan fazla etnik Kürt'ün insan hakları ihlaliyle karşılaştığını tesbit ettiler..... ... Bu açıklama Romano Prodi'nin Türkiye seyahati sonrası yapıldı.... Gerekli yasal düzenlemeler önümüzdeki aylarda meclise getirilecek.."
Bu işin dikiş tutmayacağını birçok aklı-selim daha en başta haykırmıştı!.. Arkasından "Luzidu" tazminatı gündeme geldi ve ödendi. Türkiye bu son kararla, çok net ifade ediyorum; Ermeni tezlerini de kabul noktasına gelmiştir, Rum tezlerini de....
Mustafa Muğlalı olayında DP zamanında yaratılan "devr-i sabık", Korkut Eken olayında bir kez daha gündeme taşınmış, günümüzde ise toptan Devleti hedef almıştır.
Türkiye Cumhuriyeti kasasında 249 milyon dolar altın ve döviz rezervi varken 23 Şubat 1945 tarihinde ABD ile imzaladığı 10 milyon dolarlık kredi anlaşmasıyla ATATÜRK'ün bağımsızlık düşüncesinden kopmaya başlamıştır.
Artık günümüzde basit psikolojik oyunlarla oynanan siyaset oyunları, hep karşı cepheye yarar olmuştur.
Bundan sonrası kurtuluş için büyük Türk Milletini uyandırma hareketi olacaktır. Basit, yalın ve siyasi kaygılardan uzak, doğrudan temasla gerçekler herkese anlatılmaya başlanmalıdır. Ve en önemlisi hiç kimse nasıl olsa bir Atatürk çıkar, ya da Ordu son anda işe el koyar beklentisi içinde olmamalıdır.
Günümüzde herkes bir Atatürk'tür.
25.1.2004
* * * * *
ASLAN ÇAKKAL OLUPDU
ASLAN ÇAKKAL OLUPDU,
ÇAKKAL ASLAN OLUPDU
DÜNYA’NIN MODASIDIR...
Yukarıdaki başlık bir Kerkük Horyatından alınmıştır. Günümüzü ezgiyle anlatıyor. Mehmet Özbek tarafından hazırlanan ve piyasaya sunulan “Mum kimin yanan Kerkük” isimli eseri dinlerseniz daha ne tatlar ve doğrular bulursunuz..
Cephe gittikçe derinleşiyor.. Saflar belirginleşiyor..
Çakallar kendini orman kıralı zannetmeye başladılar..
Artık kendilerine “işbirlikçi” ve hatta “hain” denmesini bile “Yarabbi şükür” diyerek karşılayanlar türedi, her yerde..
Attila İlhan Türkiye’nin %10 hain kontenjanı olduğunu dile getirirken sanki biraz insaflı davranmış. Ya da bu %10, tepeleri iyice ele geçirmiş.
Her yerde onların havlaması duyuluyor.
Türk milletine tarihte görülmemiş bir sansür uygulanarak, gerçekler saptırılıyor.
Ancak, kendisini “İslamcı” çizgide tanımlayan bir gazetenin (YENİ ŞAFAK), bir yazarının (KORAY DÜZGÖREN) 4 Mart 2004 tarihli yazısını görünce kanım dondu.
Molla Said, Ali Kemal, Şeyhülislam Mustafa Sabri gibi tescilli işbirlikçilere haksızlık mı edildi yoksa diye düşündüm.
Ülkesinin askerine, şehidine ve gazisine hakaretler yağdıran, vatan toprağından “toprak parçası” diye hafifsemeyle bahseden birine verilecek isim bulamadım.
Bulan varsa bana bildirsin, lütfen.
Dün Ankara’da düzenlenen ''Hilafetin İlgası'' ve ''Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun 80. Yılı ile Günümüz Türkiyesi'' adlı toplantıyla ilgili iki milli cehpe gazetesinde çıkan yazıların dışında “mütareke basını” kılıklı yazılı ve görsel yayın organları tarafından ilgi gösterilmedi.
Koray Düzgören ise korkmuş ya da endişelenmiş olacak ki, sütununda panik havasında aşağıdakileri döktürmüş:
“...İşte bu teşkilatın düzenlediği panele katılan komutanlar salonda bulunanlar tarafından alkışlanmış ve o sırada "Dayan Denktaş Türkiye seninle" diye bağırılmış.
Tabii bu tezahürata, bu amaçla oraya getirilen ve açıkça Kıbrıs'ta bir çözüm olmaması için çaba harcayan bu çevrelerce, maalesef 'kullanılan' Kıbrıs gazileri de katılmış.
Daha önce bir TV programında da zoraki konuşturulmuşlardı bu gaziler.
'Kıbrıs Barış Harekatı' adı verilen Kıbrıs'ın işgal operasyonunda yaşamlarını yitiren askerlerin mezarları başında...
"Biz kanlarımız, canlarımız pahasına Kıbrıs'ı aldık, bir taşını bile vermeyiz" diye konuşmuşlardı.
Çok acıklı görüntülerdi.
Zavallı insanlara Türkiye'nin Kıbrıs'ı fethettiği görüşü benimsetilmiş, buna inanmaları sağlanmıştı.
Kimse de kalkıp onlara, bu toprakların, mülklerin sahipleri bulunduğu ve daha geçenlerde, ele geçirilen bu topraklarda evi olan bir Rum kadının mülküne ulaşamamaktan dolayı Türkiye'yi Avrupa Mahkemesi'nde bir milyon dolar tazminata mahkum ettirdiğini söylememişti.
Türkiye, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği ile başı daha fazla derde girmesin diye bu parayı, bazı şartlar ileri sürse de tıkır tıkır ödemişti.“
".....Dayan Denktaş" demeleri bundan... Denktaş da bu çevrelere ve bu görevlilere sırtını dayayarak dayanıyor.
Gelen haberler, Denktaş'ın son günlerde çözüm olasılıklarına karşı iyice 'dayandığı'nı gösteriyor.
Artık son olarak, ilk söylediği sözü tekrarlyyor:
"Annan Planı'na hiç inanmadım" diyor. "Görüşmelere Türkiye'nin ricası üzerine girdim."
Bu plana ve çözüme hiç mi hiç inanmayan bir görüşmeci ile Kıbrıs meselesini çözmeye çalışmak, daha önce bir yazımda da belirttiğim gibi, "Ciğeri kediye teslim etmek"ten başka bir anlam taşımıyor.
Hükümetin umudu BM Genel Sekreteri Annan'da... Son sözü o söyleyecek...
Denktaş'ın ve komutanların umudu ise referandumda...
Referandumun, 35 bin askere karşılık yüz kusur bin seçmenin bulunduğu küçük bir toprak parçasında yapılacağını unutmayın.”
Böyle bir yazıya imza atan kalem herhalde hicabından kırılmıştır.
Soydaşının soykırıma uğramasını normal karşılayabilen, hatta haklı görüp “sözde barış harekatı” diyerek “Kıbrıs’ın işgal operasyonu” diyebilecek kadar şaşırmış ve paniklemiş adamları ciddiye almalı mıyız, yoksa bırakıp köpeksiz köyde değneksiz dolaşmalarını mı izlemeliyiz?
Benim umudum alevlendi...
Çünkü bunlar artık panikledi...
En güçlü döneminde panikleyenler, en küçük bir zayıflıkta kaçacak delik bulamazlar..
4.3.2004
* * * * *
EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ BRÜKSELİNDİR!....
Evet... Hızla sona doğru yaklaşılıyor. Artık detayları tartışmanın, inanmayanlara hala delil sunmanın pek bir anlamı kalmıyor. Biz hala birbirimizle didişirken, ikna etme uğraşısı içindeyken atı alan Üsküdar'ı geçmiştir.
Pek fazla yoruma da gerek yok!.. Yukarıdaki başlıkta anlatılan yeterince kendini anlatıyor. Bir çok kimse, "Yok canım, o kadar da değil.. Paranoyakça bir yaklaşım.." biçiminde tepki gösterecektir.
Aşağıdaki haber ve belgelerin ötesinde aslında daha sağlam kanıtlar da sunmak mümkün ancak, şimdilik bu haberin yeterli olacağı düşüncesindeyiz.
Haber, Hürriyet gazetesinin bu gün yayınlanan nüshasında Şükrü Küçükşahin'in köşesinde yer alıyor. ''Paketin can damarı, önceki hükümetin Meclis'ten son anda geri çevirdiği uluslararası anlaşmalarla ilgili 90’ıncı maddedeki değişiklikte atıyor.'' biçiminde ortaya konulan değişiklik, Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in ifadeleriyle belgelenmiş.
Çiçek, Anayasa'nın bu günkü durumuyla AB uyumu için uygun olmadığını, köklü değişikliklerin kısa sürede yapılması gerektiğini, daha önemlisi bu değişikliklerin AB istemeden Türkiye Hükümeti tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Birçok temel değişikliğin yanı sıra işin can damarı Anayasanın 90’ıncı maddesinin değiştirilmesi olarak görülüyor.
‘‘Uluslararası anlaşmalar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi'ne başvurulamaz’’ ibaresiyle biten madde, ‘‘Anayasa ile çatışması halinde uluslararası anlaşma esas alınır’’ şekline getiriliyor.
Bu ibare, Türkiye'nin egemenliğini AB ile paylaşmayı kabul ettiğini, bunu anayasasına da koyarak somutlaştırdığını teyit edecek.
Paket, YÖK'ten Genelkurmay temsilcisinin çıkarılması, DGM'lerin kaldırılması, Silahlı Kuvvetlerin Sayıştay denetimine girmesi için gereken düzenlemeleri de içeriyor.
Şimdi sıra meclis duvarlarından şu meşhur "HAKİMİYET KAYITSIZ-ŞARTSIZ MİLLETİNDİR" yazısını kaldırıp "HAKİMİYET KAYITSIZ-ŞARTSIZ BRÜKSEL'İNDİR" yazısını asmaya gelmiştir.
Son olarak unutanlar için hatırlatma:
"... Bütün bu şartlardan daha ıstıraplı ve daha tehlikeli olmak üzere, memleketin içinde, iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini işgalcilerin siyasi emelleriyle birleştirebilirler..."
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
8.3.2004
* * * * *
AVRUPA PARLAMENTOSUNDAN KARAR: KÜRTLER AZINLIKTIR!...
Avrupa Parlamentosu 1 Nisan 2004 tarihinde Fransa'nın Strazburg kentinde yaptığı toplantıda "Türkiye Raporunu" görüştü. LOZAN antlaşmasının en önemli hükümlerinden biri olan azınlıklar konusundaki maddeler hiçe sayılarak "KÜRTLER'İN" Türkiye'deki en büyük azınlık olduğu karara bağlandı.
Raporda yer alan maddeler içerisinde;
1) Leyla Zana'nın ve 3 mahkum Kürt milletvekilinin hemen serbest bırakılması,
2) Azınlıkların kültürel haklarının verilmesi,
3) "Kürt Bölgeleri" olarak isimlendirilen bölgelerin sosyo-kültürel düzeylerinin yükseltilmesi,
4) Ordu'nun ve derin devlet olarak adlandırılan bürokratik kesimlerin reformlara ve uygulanmasına karşı dirençlerinin kırılması,
5) Ordu'nun MGK, YÖK, RTÜK ve benzeri kurumlarla, ülke ekonomisi, eğitimi, kültürü üzerindeki etkisinin tamamen kaldırılması, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin lağvedilmesi,
6) Lozan Antlaşmasının "azınlıklar" maddesinin "daraltıcı=minimalize edici" bir şekilde algılanmaması, yeni hazırlanacak anayasada bu hususun vurgulanması,
7) Ruhban okulunun açılması,
8) Azınlıklarla (Özellikle Kürtler, Aleviler ve Roma Halkları=sanırız Rumlar ve Lazlar kastediliyor) ilgili yasal düzenlemelerin desteklenmesi, ancak bu düzenlemelerin hayata geçirilmesi,
9) Ermenistan sınırının açılması, Ermeni tezleri konusunda AP'nun daha önce aldığı (soykırımı tanıma) kararlar hususunda Türkiye'nin fazla duygusal olmaması, bu konunun iki tarafın akademisyenlerinin bir araya gelmesiyle çözüme kavuşturulması,
gibi maddeler yer almaktadır.
ŞİMDİ MERAKLA VE SABIRSIZLIKLA BEKLİYORUZ: ATATÜRK'ÜN KURDUĞU TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN TEMEL YAŞAM NEDENİ OLAN LOZAN ANLAŞMASININ AVRUPA TARAFINDAN YIRTILMASINA ÜLKEMİZDEN HANGİ RESMİ KURUM, HANGİ TEPKİYİ VERECEKTİR?
KENDİNİ BIRAKIN TÜRK SAYMAYI "TÜRKİYELİ" VE T.C. VATANDAŞI SAYABİLEN BİR ŞAHSIN BU KOŞULLAR ALTINDA HALA AVRUPA BİRLİĞİNE GİRİŞİ SAVUNMASI, YA DA SICAK BAKMASI HANGİ İFADEYLE DEĞERLENDİRİLEBİLİR?
CAHİLLİK Mİ?
İHANET Mİ?
İYİMSERLİK Mİ?
SONUCU SİZ TAYİN EDİN...
1.4.2004
* * * * *
BAYKAL NASIL "HİZAYA GETİRİLDİ"?
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Yerel Seçimler öncesinde propaganda çalışmaları içerisinde küçük de olsa, hükümetin Kıbrıs ve AB politikalarına "eleştirel" yaklaşımlarda bulununca önce "kontürlü medya" sonra da ABD'den uyarı geldi.
Verilen mesaj net olarak şöyleydi:
1- "KIBRIS ve AB konularında muhalif olma!.. Aksi takdirde seninle ilgili elimizdeki belgeleri açıklarız... Kızının İsviçre'deki hesaplarına ulaştık.."
2- "Derviş'i hazırlıyoruz. O bizim istediğimiz gibi bir muhalefet lideri olmaya zaten dünden hazır!..."
DENİZ BAYKAL mesajı almakta hiç gecikmedi.
Hemen 2 Nisan 2004 tarihinde TRT kameralarının karşısına gaçti. Ve çok ilginç açıklamalarda bulundu.
TRT'nin haberine hep beraber göz atalım:
"CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, giderilmesi gereken bazı tereddütleriyle birlikte Kıbrıs'ta memnuniyet verici noktalara ulaşıldığını söyledi.
Avrupa Birliği'yle ilgili olarak da, kendisinin ve partisinin bundan böyle daha aktif rol alacağını belirten Baykal, hükümetin istemesi halinde bu konuda destek verebileceklerini kaydetti.
Deniz Baykal, Kıbrıs ve Avrupa Birliği ile ilgili TRT'ye açıklamalarda bulundu.
Kıbrıs'ta gelinen noktayı değerlendiren Baykal,
"Bazı noktalarda bizi memnun edecek noktalara ulaşıldığı izlenimi alıyorum. Bundan da memnuniyet duyuyorum. Bizim izlediğimiz politakanın bir işe yaramış olmasını ümit ediyorum. Bizim meselemiz sorunun çözümünü engellemek değil. Sorunun dengeli bir şekilde çözümlenmesi için muhalefet olarak Türkiye'ye yardım yapıyoruz" dedi.
Baykal, gelecek hafta Meclis'te yapılacak Kıbrıs görüşmelerinde Rauf Denktaş'ın ve Mehmet Ali Talat'ın da bulunması için girişimlerde bulunduklarını kaydetti.
Bazı tereddütlerin referanduma kadar giderilmesi gerektiğini vurgulayan Baykal şöyle devam etti: "Yani Türkiye'nin Kıbrıs'tan elini eteğini çekmek zorunda bırakılmış, AB'ye girememiş olması bir kabustur. Umarım böyle olmaz. Hükümetin dikkatini bu noktaya çekmek istiyorum."
Baykal, önümüzdeki süreçte Türkiye'nin AB üyeliği için uluslararası platformda daha da aktif rol alacaklarını, 24 Nisan'da da Brüksel'de bunun ilk adımını atacaklarını söyledi."
Fazla yoruma gerek yok sanırım!.............
4.4.2004
* * * * *
MÜDAFAA-İ HUKUK YA DA MİLLETİN HAKLARININ MÜDAFASI (I)
“Geçmişten adam hisse mi alırmış? Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar.
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?“
Tarihin tekerrür ettiği günler yaşanıyor, ülkemizde ve Dünya’da.. Şairin dediği gibi hiç ibret alınmamış.
Türkiye son 50-60 yıldır satranç tahtasına dönmüş, bütün hamleler ülkemiz üzerinde.. Oyuncular değişiyor, yer değiştiriliyor, ancak tahta aynı!..
Bütün insanlık tarihi milletlerin mücadelesidir.. Bu mücadelede millet olmayı becerebilmiş, tarihin her bölümünde sahne almış milletlerin milli refleklerinin, milli şuur ve bilinçlerinin törpülenmesi temel hedef olarak seçilmiştir.
Ümmetçilik, cemaatçilik, beynelminelcilik (enternasyonalizm) ve şimdilerde küreselcilik..
Karşımıza ya dini ögeler ya da insani değerler biçiminde çıkan bu sun’i oluşumlar, zaman zaman kendi yardımlarımızla “kasaba-şehir hemşericiliği” biçiminde de sahne alır. Hepsinin ortak paydası tektir: Bölmek, dağıtmak, parçalamak!...
Milli hedef taşımayan, sadece sömürmeye ve yönetmeye yönelmiş oluşumlar ve gruplar, her sahne alışlarında toplumun/toplumların güncel dinamiklerini kullanarak hedeflerine varmak isterler.
Türkiye için yazılan senaryo tam dört yüz yıldır oyuncular değiştirilerek oynatılmaktadır.
“Meşrutiyet, Türk’ten başkalarına ışık olmuştu: Her bakımdan Türk’e yabancı, Türk’ten başka olanlar, çoğu ihanetle ve ahlaksızca bizden ayrıldılar. Hem de arkalarında insanlık adına kanlı nankörlük izlerini bırakarak…” (Cemal Kutay, Beklenen Adam)
Son yıllarda ülkemize dayatılan uyum yasalarına, ikiz sözleşmelere bir bakalım ve ibret alalım. Tamamı, medeniyet adına, barış adına, ilerleme adına Türk Milleti’nin milli reflekslerini dinamitlemeye yönelmiştir.
Madde madde bu temel kilometre taşlarını hatırlayalım ve hatırlatalım:
- Devşirmelerin tahakkümü (Kanuni’den sonra),
- Batı’ya dönüş, özenti (Viyana yenilgisi sonrası),
- Toplum ve bürokraside çürüme (1453’te Türk medeniyetinden Bizans’ın bodrum katlarına saklanan Bizans ahlakının günyüzüne çıkarak, önce İstanbul’u, sonra Anadolu’yu etki altına alması),
- Meşrutiyet,
- İhanet ve manda (Osmanlı Devletinin işgali),
- Kurtuluş savaşı (1919-1923),
- Yeniden yapılanma (1920-1938),
- Yeniden bozulma (Tekerrürün başlangıcı),
- 1939 sonrası imtiyazlı sınıf,
- Ekonomik teslimin başlangıcı (1946 sonrası),
- Nato, Marşal yardımları,
- “Borç yiğidin kamçısıdır!” Palavrasının atasözü haline gelmesi,
- ABD’ye teslimiyet (DP dönemi),
- Özel okullar ve misyonerlik faaliyetlerinin devlet eliyle desteklenmesi,
- Yabancı dilde eğitim furyası,
- Türk dili ve kültürünün yavaş yavaş yok edilmesi,
- Sağ-sol çatışmaları: iç savaş,
- Liberalizm ve küreselleşmeye geçiş,
- Medyanın güç haline gelmesi ve gayrı milli cephenin oluşturulması,
- Hırsızlık ve rüşvetin yasal hale dönüşmesi ve toplum tarafından kabul görmeye başlaması,
- Lüks tüketim alışkanlığının başlaması ve ürettiğinden fazla tüketmek felsefesinin hakim kılınması,
- Uyuyan Patrikhane’nin tekrar uyanması ve ihanetlerine kaldığı yerden devam etmesi,
- Gümrük Birliği adı altında kapitülasyonların geri gelişi,
- Uyum yasaları (Tanzimat’ın tekerrürü),
- İkiz yasalar, ve Lozan anlaşmasının çöpe atılışı,
- Teslimiyet ve onursuzluk politikalarının ülke yönetimine hakim olması (havuç-kırbaç),
- İç politikanın AB’ye, dış politikanın ABD’ye bağlanması,
- Ekonomi yönetiminin IMF’ye, dolayısıyla AB ve ABD’nin ortak tasarrufuna bırakılması,
- KIBRIS’ın Rum ve Yunan’a peşkeş çekilmesi,
- Ege’deki haklarımızdan vazgeçiş sinyalleri,
- Türkiye’nin mozaikleştirilmesi,
Tamamının temel ortak hedefi Türkiye’yi kuran Türk Milleti’nin dağıtılması, yok edilmesi, iğdiş edilmesine yöneliktir.
Haziran ayı sonunda Türkiye’de yapılacak olan NATO toplantısında bazı gizli gündem maddelerinden söz edilmektedir.
Bu toplantılarda emperyalist devletlerin ve birliklerin ana hedefi;
- İstanbul (bir dünya şehrine dönüşüm),
- Boğazlar (kontrolün Uluslararası bir komisyona havale edilmesi),
- Kürtçenin ikinci resmi dil olması (Resmi evraklarda iki dil kullanılması zorunluluğu),
- Lozan Anlaşması’nda tarif edilen azınlıklara yeni isimlerin eklenmesi,
- Ege’de Yunan kıta sahanlığının 12 milden 9 mile indirilmesi,
- Patrikhane’nin bağımsızlığı ve bir dünya devletine dönüştürülmesi
olacaktır.
Müdafa-i Hukuk, Kuvay-ı Milliye’nin işidir. Millet kendi hukunu, haklarını korumak için sahne alacaktır. Çünkü tarih bir kez daha tekerrür etmiştir.
Bu mücadele, Türk Milletinin varlık yokluk kavgasıdır ve bu kavga, devletin bütün kurumlarında yüzyıllardır sürmektedir. Bu kavga, milli reflekslerin canlı tutulması veya yok edilmesi kavgasıdır.
Kavganın bugünkü en önemli unsuru insanların "ekmekle" tehdit edilmesidir.
ASIL MESELE; KİM, BU KAVGANIN NERESİNDEDİR?
“ŞURADA ACIKLI BİR HAKİKAT OLMAK ÜZERE ARZ EDEYİM Kİ, MEMLEKETİMİZDE KÜLLİYETLİ ECNEBİ PARASI VE BİR ÇOK PROPAGANDALAR CEREYAN EDİYOR. BUNDAN GAYE PEK AŞİKARDIR Kİ, MİLLİ HAREKETİ NETİCESİZ BIRAKMAK, MİLLİ EMELLERİ FELCE UĞRATMAK, YUNAN, ERMENİ EMELLERİNİ VE VATANIN BAZI MÜHİM PARÇALARINI İŞGAL GAYELERİNİ KOLAYLAŞTIRMAKTIR. BUNUNLA BERABER HER DEVİRDE, HER MEMLEKETTE VE HER ZAMAN ZUHUR ETTİĞİ GİBİ BİZDE DE KALP VE ASABI ZAYIF, KAVRAYIŞSIZ İNSANLARLA BERABER VATANSIZ VE AYNI ZAMANDA REFAH VE ŞAHSİ MENFAATİNİ VATAN VE MİLLETİN ZARARINA ARAYAN ADİ KİMSELER VARDIR. ŞARK İŞLERİNİ ÇEVİRMEDE VE ZAYIF NOKTALARI ARAYIP BULMADA PEK USTA OLAN DÜŞMANLARIMIZ MEMLEKETİMİZDE BUNU ADETA BİR TEŞKİLAT HALİNE GETİRMİŞLERDİR. FAKAT MUKADDESATINI KURTARMA GAYESİ İLE ÇIRPINAN BÜTÜN MİLLET İŞBU AZİM VE MÜCADELE YOLUNDA HER TÜRLÜ GÜÇLÜKLERİ MUHAKKAK KIRIP SÜPÜRECEKTİR.”
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (Belgelerle Türk Tarihi Dergisi-S.33)
Çıkış yolu nedir? Müdaf-i Hukuk nasıl tecelli edecektir? Kuvay-ı Milliye toplanabilecek midir? Hakimiyet-i Milliye nasıl sağlanacaktır?
(Devam edecek)
2.6.2004
* * * * *
MÜDAFAA-İ HUKUK, YA DA MİLLETİN HAKLARININ MÜDAFASI (II)
“Paramız yok, dediler, bulunur, dedi..
Ordumuz yok, dediler, kurulur, dedi..
Düşmanımız çok, dediler, YENİLİR, dedi...”
Bugün gelinen noktadan çıkışın günümüz siyasal değişimleri ve basit manevraları ile olmayacağı muhakkaktır.
Ülkenin en önemli kurumları 50-60 yıllık bir bozulma sürecinin odağında son aşamaya gelmiştir.
Cumhuriyetin temel esasları dahi tartışılır konuma taşınmaya başlanmış, artık idarenin yabancı unsurlara terk edilmesi istenilir olmuştur.
Türkiye'nin kurtuluşu tıpkı Kurtuluş Savaşında ortaya çıkan durum gibi yine Milli unsurların hakimiyeti, bir başka deyişle; Hakimiyet-i Milliye çerçevesinde olacaktır.
Bunun tecellisi için, öncelikle mihrakları ve temsilcilerini gerçek mevkilerine koymak gerekir.
Türk Milletinin temel ortak paydası "milli misak" olarak tüm millete anlatılacak ve ortak paydada birleşme sağlanacaktır.
Vatan kavramı, kasaba ya da şehir hemşehriciliği gibi sinsi bölünmeleri tetikleyecek tarifinden çıkartılarak, gerçek anlam ve değeri Türk Milletine anlatılacaktır.
"Bu topraklar iyi niyetli himmetlerin tohumlarını hiçbir zaman filizsiz bırakmamıştır…"
Tarihin hiçbir döneminde MİLLET olamamış, Millet olarak varlık gösterememiş topluluk ve cemaatlerin, Millet düşüncesine karşı durması ve dünya kurulalı beri tarihte bütün mücadelenin “Milletler arasında” olduğu gerçeğini saptırması tabiidir.
Türk milletinin bu toprakları vatan belleyen her ferdi elini taşın altına koyacak, oluşturulacak “Milli Hükümet” ile kangren olmaya yüz tutmuş yaralar tımar edilmeye başlanılacaktır.
Artık Türkiye’de mücadelenin adı; Sağ-Sol mücadelesi değildir. Mücadele ve ayrılık; Milli güçlerle Gayri-milli güçler arasındadır.
Ülkeler ve Milletler arasındaki ilişkiler asla ve asla hissi temellere dayandırılamaz. Dış dünya ile ilişkiler, karşılıklı çıkarlar esasına dayanmak zorundadır. İçeride ve dışarıda belirli güç odaklarının kendi çıkarları doğrultusunda kararlar vermesi durdurulacak, milli değerleri ve çıkarları içeren hareket noktaları uygulamaya geçirilecektir.
Türk milleti gerçeklerle buluşturulacaktır. Onyıllardır bilinçli bir şekilde çekilen sis perdesi, milletin önünden kaldırılacak, bilginin bilince dönüşmesi sağlanacaktır.
Günün şartlarını en iyi biçimde değerlendirip, ülkenin yönetimini ele geçiren odakların, gerçek Türkiye'ye ve Türk Milletine karşı dışarıdaki güçlerle yaptığı işbirliği ve dayanışmayı, milletin lehine çevirmek, yine milletin gerçeklerle buluşmasıyla mümkün kılınacaktır.
Bu noktadaki temel esas, milli güçlerin ortak paydada birleşmesidir. Bu birleşme yukarıda saydığımız esas paydada olmalı, kısır çekişmeler bir tarafa bırakılarak temel hedef etrafında birleşilmelidir.
Hiç vakit kaybedilmeden Gümrük Birliği anlaşması iptal edilecek ya da tek taraflı bir anlaşma olmaktan çıkartılacaktır. Anlaşmanın ülkemiz adına sorumluları gerekli cezai kovuşturmaya tabi tutulacaklardır.
AB karşısında ülke olmanın gerektirdiği onurlu siyaset uygulamaya konulacak, gerekirse adaylık başvurusu geri çekilerek AB’nin siyasi manevra kabiliyeti zayıflatılacaktır.
AB süreci içinde bugün neredeyse temel ülke politikası haline getirilen tek yanlı bağlanmanın, üstelik yeni bedeller karşılığında sürdürülmesi kabul edilemez. AB'ye girişin ülkemizden neleri götüreceği tartışılmaktan çok, suni ifadelerle "AB'ye nasıl kendimizi kabul ettiririz" tartışılmaktadır.
Ülkenin en önemli ve tartışmasız en temel değeri olan bağımsızlık olgusu paylaşıma açılamaz.
Bugün Kıbrıs’ın, yarın Ege’nin ve diğerlerinin (Ermeni Tasarısı, Ruhban Okulu, Patrikhane, azınlıklar konusu ve hatta Pontus) Türkiye’ye dayatılması, gerçekleştirilmesi için akıl ve insanlık dışı tüm yöntemlerin denenmesi, mantıklı birliktelikten çok tahakküm anlamına gelmektedir. Verilen her taviz "cepte" farzedilerek yeni tavizler ve kazanımlar peşinde koşan AB politikası iyi okunmalı ve Türk Milletine gerçekler anlatılmalıdır.
Türkiye, Soğuk Savaş döneminin zorunlu bağımlılığı yansıtan görüntüsünden kurtarılacaktır.
Unutulmamalıdır ki, Soğuk Savaş sonrasında bütün dünyada milli çıkarlar ve milliyetçilik öne çıkmıştır.
Ortak diplomasiye, stratejiye ve politikaya dayanmayan “stratejik ortaklık” yakıştırmalarına bağlanarak, ülkemizin bugünü ve geleceği ipotek olarak verilemez.
Türkiye, milli güvenlik stratejisini ekonomiden kültüre, hukuktan siyasete geniş bir çerçevede yeniden ele alacak, buna dayanarak kendi konumunu yeniden belirleyecektir.
Temel düşünce ve politika “Türkiye merkezli bir dünya” ekseni etrafında oluşturulacaktır.
Türkiye, spekülatif finans sermayesinin ve sıcak paranın oyun alanı olmaktan çıkarılacaktır. Spekülasyon amaçlı para hareketleri, yasal denetim altına alınacak, para piyasasında yapılacak köklü bir düzenlemeyle, piyasanın sıcak paracı olmaktan çıkıp, Türkiye’nin kalkınmasını besleyecek bir yapıya kavuşması sağlanacaktır.
Ekonominin bütün kaynaklarını rantiyelere ve ülke dışına yönlendiren, ekonomik büyümenin, kalkınmanın ve adil gelir dağılımının önünde büyük bir engel oluşturan kamu iç ve dış borç ödemeleri yeniden yapılandırılacaktır.
Temel amacı Türk ekonomisini ve sanayisini küresel yayılımcı sermayeye ve tröstlere bağımlı kılmak, bu çerçevede borç tahsilatına yönlendirmek olan IMF programı mümkün olan en kısa zamanda sonlandırılacaktır.
Dış ticarette komşu ülkelerin ve Asya’nın payı arttırılacak, AB’nin bu alandaki ağırlığı dengelenecektir.
Türkiye, kalkınmasının finansmanı için iç kaynaklara yöneltilecektir.
Marşal programından bu yana üretmeden tüketen bir toplum haline getirilmeye çalışılan Türk toplumunun kurtuluşu "İHTİSAS ÜRETİMİNDEDİR". Kaynağı kendimizde olan temel bazı üretim alanları seçilerek tüm güç ve ihtisaslaşma bu alana kaydırılacak, bu temel üretim kalemlerinde Dünya lideri olma yoluna gidilecektir.
Türkiye zaman geçirmeden "YÜKSEK TEKNOLOJİ" üretimine başlatılacak, bu alanda çağın ilerisine gidebilecek kadro ve altyapı sağlanacaktır.
Zaten Gümrük Birliği sorununun çözülmesi ve sıcak paranın denetim altına alınmasıyla Türk ekonomisinin dış finansman ihtiyacı çok azalacak, hatta ortadan kalkacaktır.
Türkiye, terk ettiği planlı kalkınma sürecine DPT’nin teknik öncülüğünde geri dönecek, sanayileşme ve çöken tarımın yeniden canlandırılması hamleleri başlatılacak, milli hedefler tüm milletin topyekün hedefi olarak ortaya çıkarılacaktır.
IMF ve Dünya Bankası’nın reçetelerine göre belirlenmiş olan özelleştirme stratejisi Türkiye’nin sanayi ve tarımda güçlü olma hedefi ve millî güvenlik ihtiyaçları dikkate alınarak, yeniden gözden geçirilecektir.
Kamu işletmelerinin ne pahasına olursa olsun satılması anlayışı terk edilecektir.
Stratejik özelliğe sahip, entegre ve büyük katma değerler yaratan kamu işletmeleri, finans, tarım kuruluşları ile yer altı zenginliklerimizin işletmeleri Türk milletinin ekonomik kaleleridir. Küresel politikalara direnç gücüdür.
Bugün içinde bulunduğumuz borç batağından kurtuluşumuzu sağlayacak kaynaklardır. Bunların özelleştirilmeleri, hele yabancılara satılmaları Türkiye’nin gelecekte dışa bağımlılığını arttıracaktır. Dış baskılara karşı direncini azaltacaktır. Bu kuruluşlar ve kaynaklar özelleştirileceğine, geliştirilecek ve ortaya çıkan artı değer milletin çıkarlarına tahsis edilecektir.
Milli teknoloji üretiminin öncelik kazanması, buna ilişkin araştırma-geliştirme çalışmalarının ulusal planlama kapsamında desteklenmesi ve milli savunma sanayinin geliştirilmesi vazgeçilmez hedefler arasında yer alacaktır.
Milli enerji politikası ve stratejisi geliştirerek, bu alandaki yanlış yönlendirmeler terkedilerek, kendi kaynaklarımızın önceliğinde en uygun enerji üretimi sağlanacaktır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün hedeflediği ve ısrarla savunduğu “Milli kültür şuurunun”, toplumsal hayatımızın vazgeçilmez unsuru olması gerektiği daima hatırlanmalıdır.
Yabancı kültürlerin tahrip edici etkilerinden uzak, kendi tarih ve coğrafya birikiminin bir eseri olarak, ekonomiden siyasete tam bağımsızlık ilkesine dayanan “milli kültür şuuru”, yabancı kültür dayatmaları karşısında yeniden etkinliğe kavuşturulacaktır. Unutulmamalıdır ki, kültürel başkalaşım (asimilasyon), bir milletin yok olmasında en temel etkenlerden biridir.
Çağın ilerisinde olabilecek nesiller yetiştirilmesi için Milli Eğitim sistemi ve müfredatı yeniden hazırlanacaktır.
Ülkenin toplumsal ve kültürel değerleriyle barışık, milletine tepeden bakmayan, Batı hayranlığını tek varlık nedeni saymayan, benlikli ve kimlikli nesiller ülkemizin gelecekteki en önemli sermayesi olacaktır.
Oluşturulacak "milli kimlik şuuru" milletle bütünleşerek yaşayacak, milletin uçlar arasında savrulmasını (ifrat-tefrit), ülkenin tarihi ve kültürel değerlerinden uzaklaşmasını engelleyecek düzeyde etkin olacaktır.
Ticarileşmiş, ahlaki değerlerden yoksun ve kozmopolit bir kültürün sürekli baskısı karşısında milli kültürün yıkıma uğratılması engellenecektir.
Zihinleri esir ederek, materyalist imajlar yaratarak (tüket ve mutlu ol), milli değerlere ve onun kültür ürünlerine yaşama hakkı tanımayarak, öncelikle çocuk ve gençleri tutkulu ve bağımlı kılarak, tüketerek mutluluğun yakalanabileceğini (sürekli satın alarak ya da almaya çalışarak yakalanan mutluluğu da süratle tüketerek) aşılayarak yaratılan küresel kültür ortamına, milli kültürle dur denecektir.
Yabancı dille eğitim yanlışından behemehal vazgeçilecektir. Türk dilinin ve kültürünün gelişimini sağlayarak, yaygın ve etkin bir eğitim sistemi kalıcı hale getirilecektir.
Kültür alanında kendi ürettiklerinin değerini bilen, onu yücelten ve gelecek kuşaklara aktarma hedefini taşıyan nesiller yetiştirecek bir eğitim sistemi yeniden hayata geçirilecektir. Vatana ve millete bağlılık bilincini sarsılmaz biçimde oluşturabilecek, tarih ve kültür bilinci kazandıracak bir eğitim sistemi oluşturulacaktır.
Günün ve geleceğin dünyasına, milli değerlerine sahip çıkarak, milli kimliğiyle katılabilen bir neslin yetiştirilmesi temel hedef olacaktır. Bu hedefin temel dayanağı,”Milli Kültür Şuuru” dur.
“Milli Kültür Şuuru“; bağımsız, kimlikli ve benlikli olmanın, ortak tasada, ortak hedefte birlikte olmanın, beraberliğin adıdır. Bu amaç, bu ülkenin tüm değerleriyle yoğrulmuş her bireyin arzusu olmak zorundadır.
Her geçen gün, an be an, Türkiye’nin aleyhine işlemektedir. Bir an önce harekete geçilmesi, bütün milli güçlerin, her türlü görüş ayrılıklarını geride bırakarak, güçlerini ortak bir paydada birleştirmeleri, bütün varlığını bir noktada toplamaları zorunluluk haline gelmiştir. Kuvay-ı Milliye ruhuyla yeniden hep beraber bir Milli Kurtuluş duyarlılığı ve politikası ortaya çıkartılmalıdır.
Hakimiyet-i Milliye'nin tecellisinden korkan güçler zaman zaman suni gündemlerle, zaman zaman da doğruları yanlış odaklara söylettirerek sulandırma politikasıyla, bu tecelliyi geciktirmeye, törpülemeye, içini boşaltmaya çalışmaktadırlar.
Gün uyanık olmak ve birleşmek günüdür...
4.6.2004
* * * * *
TAVİZİN SONU OLMAZ...
Hayatın her alanında verilen tavizlerde asla son yoktur. Hele ki ülke yönetiminde ve dış ilişkilerde tüm politikanızı verebileceğiniz tavizler üzerine kurarsanız, sürekli kaybeden olmakla kalmaz, katlanarak gelen başka taviz talepleriyle karşılaşırsınız.
AB'den tarih alabilme uğruna mıdır, yoksa başka bazı hesaplar mı yapılır, son yıllarda ülkemizi yönetenlerin neredeyse tüm politikaları verilecek "tavizler" üzerine kurulmaya başlanmıştır. Ülkeye ait milli bir politika belirleyememe hastalığı ve kopya etme kolaycılığı en zararsız değerlendirmeler olarak karşımıza çıkmaktadır, bu günlerde..
Bir bakalım neler verilmiş, neler istenmeye devam edilmiş:
1) Gümrük Birliği anlaşması ile kapitülasyonlar geri verilmiş,
2) Kıbrıs konusunda uluslararası anlaşmalar hiçe sayılarak Rum kesiminin tüm Kıbrıs'ı temsilen AB'ye girişi onaylanmış,
3) Kıbrıs'ın kayıtsız şartsız Rum ve Yunan politikalarına teslim edilmesi, hem de Kıbrıs Türklerinin eliyle gerçekleştirilmiş,
4) Türkiye'nin olmazsa olmazlarından olan Lozan anlaşmasının en önemli hükümleri yırtılıp atılmış, ülkemizi parça parça edecek yeni azınlık profilleri ortaya çıkarılmış,